30 Mart 2014 Pazar

POZİTİF AYRIMCILIK

Apolitik olmakla suçlanan bir kuşağın çocuğu olarak, ulu orta politika konuşulmasından, fikirlerimizin birilerine dikta edilmesinden oldum olası hoşlanmam. Herkesin oy hakkını sandıkta kullanıp rengini bu şekilde belli etmesinden yanayım.

Malum, bugün ülkemizde yerel seçimler dolayısıyla hareketli saatler yaşanmakta. Ben de, yarın da okulların tatil olmasını fırsat bilip ailemin yanına kaçmak yerine burada kalıp sorumluluğumu yerine getirmeyi seçtim. sorumluluğun olmadığı yerde haktan da bahsedilemeyeceğine inanıyorum çünkü.

Bu kadar girizgahtan sonra sadede gelirsem, özellikle muhtar adayları hakkında afişlerini görmenin ötesinde bir fikrim yoktu ve yolda kafama takılanı uygulamaya karar verdim. "Bir muhtar adayını diğerlerinden farklı kılan ya yaşı, ya cinsiyetidir. Bunca yıl, her koltukta erkekleri gördük de ne oldu?! " diye düşünüp hemcinsimi kayırdım, tek kadın adaya pozitif ayrımcılık yapıverdim. Diğerlerinden daha üstün nitelikli birini sırf kadın diye seçmeye karşıyım ama öbür adaylar da, mahalleliye beyin ameliyatı yapacak değiller bu adaydan farklı olarak sayın okur. Kadın aday seçilirse, umarım kadın duyarlılığını kaybetmez ve "erkek gibi kadın" olmaz.

25 Mart 2014 Salı

KENAN IŞIK

Aslında hayatımızda yer almayan ama medya aracılığıyla bir tanıdık haline gelen öyle isimler var ki, başlarına bir şey geldiğinde yakınlarımıza bir şey olmuşcasına etkilenebiliyoruz. Benim için, Kenan Işık bu isimlerden biri. 

Bir bilgi yarışması sever olarak ben, Kim Milyoner Olmak İster'i takip ederim, onun kadar keyif almasam da Kelimenin Gücü'nü de takip ettim. Hatta Dadı'yı izledim. "Ses fetişisti miyim neyim?" diye sorguladım kendimi, sesinin izinden gidip ses tonunu etkileyici bulurken. Geç gelen tanınmışlığının hakkını verdiğini, sadece yarışma sunucusu olmadığını, sanat ve fikir adamı yanlarını da gösterebildiğini görmek de hep hayranlığımı artırdı. Yıllardır, taklitçilerine inat çene altına koyduğu eli, "düşünen adam" pozisyonundan taviz vermemesi, bilgisizliği cesurca eleştirmesi hep ona has özellikler olarak kaldı hafızamda. Bütün bu nedenler yüzünden, hastalığı ile ilgili haberleri izlerken bir yakınımmışcasına üzülürken ve dua ederken yakaladım kendimi. 

Yukarıdaki cümleleri yazarken birden fark ettim ki, geçmiş zamanla yazmışım neredeyse tüm paragrafı. İrkildim! Umarım, bir an önce iyileşir de, sesi daha uzun süre farklı nesillerin kulağında kalır. 

Not: Aynı duyguları annem de yaşıyormuş. Internet'le arası iyi olmadığından ara sıra anlık gelişmeleri sorduğu oldu!

21 Mart 2014 Cuma

MAVİ KUŞ VE YARATICILIĞIMIZ

Dün  gece, mavi kuşun ülkemiz semalarında özgürce uçması engellendi. Bu durumun, ülkenin başkalarınca yasakçı olarak tanınması ve iletişim özgürlüğünü baltalaması, siyasi boyutu tartışıladursun. Ülkemiz insanı, yine yasakları delmiş ve mavi kuşu tali yollardan uçurmaya başlamış durumda. Bizden günün birinde çok önemli bir icat, çok tanınmış bir bilim adamı çıkarsa inanıyorum ki bir yasağı delmek uğruna verilen  çabadan doğacak bu. Yoksa durduk yere, bir yaraya merhem olalım, yeni bir çığır açalım derdiyle kılımızı kıpırdatmamız zor görünüyor. Mizah konusunda bile, ne kadar yaratıcı ve komik bir millet olduğumuzu bir engellemeyle karşılaşınca öğrenmedik mi?

20 Mart 2014 Perşembe

BİR DOĞUM GÜNÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ : ZAMANIN GÖRECELİĞİ

Dün, anneannem tam 84 yaşında oldu. Birlikte nice yıllara da, 70 yaşına girdiği gün tesadüfen bizdeydi ve ona sürpriz bir doğum günü kutlaması hazırlamıştık.O zamanlar, yaş itibariyle de olsa gerek 70'i  bize çok uzak ve büyük görüp "Daha kaç yıl yaşayacak ki!" endişesi taşıdığımızı hatırlıyorum. Şu anda, annem- babam o yaşa yaklaşmış durumdayken bana 70 yaş hiç de yaşlı gelmiyor. 

Zamanın, bizim içinde bulunduğumuz gelişim dönemi ile ne kadar da paralel bir  görecelik içinde olduğunu bir kez daha anlamış bulunuyorum. Ergenlerle ve gençlerle çalışırken neredeyse her gün tecrübe edilen bir durum bu. 16 yaşındaki bir öğrencimiz 2 yıl sonra gireceği üniversite sınavı ile ilgili konuşurken "Oooo 18 çok yaşlı, o yaşta insanın sınava girecek hali kalmaz." demişti bir keresinde:) Çoğu kişinin geriye dönüp o yaşta olmak istediği yaşı yaşlı buluyordu. 

Kıssadan hisse, sayılarla dolu bu yazının özeti Vasfiye Teyze gibi ifade edersek "Zaman, görecelidir. Yeter ki bakmasını bil!"

18 Mart 2014 Salı

RAPPORT DEDİKLERİ

Bazen 2, bazen de 3 hafta aralıklarla toplam 14 oturum sürecek Bilişsel Davranışçı Terapi Eğitimi kursumuzun ilk yarısını afiyetle tamamladık geçenlerde. Sabahtan okul, arada tez danışmanımla görüşme sonrası sadece yemek yeme molası sonrası kurs şeklindeki yoğun haftalardan sonra tez danışmanımla her hafta yüz yüze buluşmamaya başlayıp - ölçek hale yola gelince- biraz dinlenip kursa gidebilme dönemim başladı. Akşamları üçer saatlik oturumlarda alanının en iyi isimlerinden, dünyada da bu terapide yönetim kadrosunda yer almayı başarmış birinden yani Mehmet Hakan Türkçapar'dan alıyoruz henüz kuramsal aşamadaki kursumuzu. Okul ayarlarsa süpervizyonlu yani bir uzmanın denetimi- gözetimi altındaki eğitim ise sonraki süreç. 


Kursu alanının önemli bir isminden alıyoruz. Biz yani öğrenciler, akademisyenler, üniversitenin Psikolojik Danışma Merkezi çalışanları maaile, tüm arkdaşlar. Genel izlenimimiz, özellikle daha önce aynı isimden ücret karşılığı bu kursu alanların görüşü son birkaç haftaya kadar çok da olumlu değildi. Hocanın, bir elinin hep telefonunda olması, eski videoları izletmesi nedeniyle sanki dersi bir an önce bitirip Ankara'ya dönüvermek ister gibi  geliyordu bize. Son 2 oturumda ise, gözümüzdeki imajı birden değişiverdi. Aslında değişen, sınıfla iletişim kurmaya başlaması, espriler yapması, derse bizi de katmaya çalışması olmuştu. Psikolojik danışmada, "rapport" dediğimiz psikolojik danışman ve danışan arasındaki kabule, empatiye, saygıya dayalı olumlu ilişkiyi haftalar sonra kuruvermiş, dersin o sıkıcı havasını da, yorgunluk hissimizi de ortadan kaldırıvermiş oluverdi. Kişiler aynı olsa da, iletişim biçimi değişiverince olaylara bakış açımızın da hemen değişiverdiğini de uygulamalı görmüş olduk. Sen nelere kadirsin RAPPORT:)






11 Mart 2014 Salı

ÇOCUKLAR GÜLSÜN/ÖLSÜN DİYE


Pek sevimli ve sempatik bulamadığım Gülben Ergen'in ömrü hayatında yaptığı/ yapacağı en hayırlı şey, ülkenin her bir yanına anaokulları yapılmasına öncülük. Kampanyanın adı da, amacına hizmet eder durumda: Çocuklar Gülsün Diye. Özellikle kırsal ve imkanları kısıtlı yerlere yapılıyor okullar. Bu şekilde, eğitimin ilk basamağına da ulaşma imkanı tanınıyor. 

Yukarıdaki girizgahı basın bülteni niyetine yazmadım. Ben bu işi yapmaya başladığımdan, özellikle de bu okula geldiğimden beri çocukların gülmelerinden çok ölmelerine şahit olmuş durumdayım. En son, geçen haftaki trafik kazasından bahsetmiştim. Bu yılın başından beri kaza, hastalık (kanser dahil), ölüm haberleri alıp duruyoruz liseli çocuklardan. Onlar, çocuk olmadıklarının savaşını verirken yaşam savaşında bir yerlere takılıp düşüveriyorlar. Bugün, bir de bizimkilerle yaşıt Berkin Elvan'ın ölümünü duyunca,  sebebin acımasızlığını bilince ve üstelik ölüme yapılan "O da oralarda dolaşmasaymış." yorumlarından haberdar olunca ne dense boş, ne yazılsa anlamsız!

9 Mart 2014 Pazar

ÇOK MUTLU OL 1987 KAR TATİLİNDEKİ ÇOCUK GİBİ


Her okul dönüşünde heyecanla kontrol ederdik gelip gelmediğini. Giysilerini denerdik, cinsiyetini bilmezdik ama sen de bizden ol isterdik. Bir de bizim gibi 8’inde doğ diye beklemiştik. Hep yaptığın gibi aklına estiği gibi geldin karla kaplı 10 Mart’ta. Sabah kalktığımızda sürpriz yumurta misali evdeydin. “Anneme bir şey olsaydı daha çok üzülürdüm, seni daha tanımıyorum” diye önce annemi öptüm, sonra seni. Hayatımızın sonraki yıllarında önceliğimiz değişti. Herkesin ilk düşündüğü ve taviz verdiği kişiydin. Değişmeyen şeyler de oldu tabii ki, ışıl ışıl bakan gözlerin, cıvıl cıvıl (!) sesin, taleplerin, disiplinin ve sosyal kelebekliğin.


Bir de doğduğun günkü gibi kar bekleniyor bu 10 Mart’ta da. 27 yıl sonra. Hep birlikte nice yıllara. Şarkıda söylendiği gibi “ Çok mutlu ol 1987 kar tatilindeki çocuk gibi.” O gün bizim olduğumuz gibi.

Her yıl olduğu gibi bir mani döşerim yine ama önce şiire yeltenip düzyazıya dönmek gelid içimden bu kez. 

8 Mart 2014 Cumartesi

KADIN OLMAK ÜZERİNE


Bu dünyaya kadın olarak gelip de, cinsiyetine lanet etmeden, "İyi ki kadın olarak doğmuşum." diyerek yaşamayı sürdürebilmeyi büyük bir şans olarak görürüm. Farklı bir yerde, özellikle farklı bir aile içinde dünyaya gelmiş olsak yaşam güzergahımız çok farklı olabilirdi. Ailemiz dışında, akrabalar, aile dostları, komşular bile farklı olsaydı her şey çok daha farklı olabilirdi. Düzgün bir ailede dünyaya gelse bile, pek çok insan sırf kadın olduğu için özellikle fiziksel zarar görebiliyor bu dünyada. 

Bugün anlamlı bir gün çünkü sahip olduklarımızı görüp bunlara sahip olamayanları da yok saymama günü. Daha farklı koşullara sahip doğup engeller yüzünden şansını kıramayanları da hatırlama günü benim için. Ve tabii, kız çocuk/torun sahibi oldukları için hep memnun olduklarını bize söylemekten, hissettirmekten ve yaşatmaktan çekinmeyen anne-babama ve akrabalarımın tümüne minnet duyma günü. Sadece insan olmanın, kadın ya da erkek olmaktan daha değerli ve önemli olduğunu öğrettikleri, söz söyleme ve karar verme hakkımızı (kız kardeş ve kuzenler için de!) elimizden almadıkları, erkek torunlardan çok bizleri üniversite mezunu ve meslek sahibi yapma gayretleri, erkek olmanın üstün ırk olmak anlamına gelmediğini öğrettikleri ve benimsedikleri için bu minnet. İyi ki varsınız:)

Not: Benimle aynı fikirde olanlar da var. Bakınız: Ayşe Arman

6 Mart 2014 Perşembe

DOĞUM VE ÖLÜM GÜNÜ: ŞOV DEVAM ETMELİ Mİ?

Son birkaç gündür 6 Mart aklıma takılı durumdaydı. 4 yıl önce lösemiden 3 hafta içinde kaybettiğimiz teyzemin doğum günü bugün. "Anneannemin ruh hali nasıldır?" sorusu kafamda dolandı durdu. Cevabını bildiğim soruyu sormaya gerek yoktu zaten!

Ben doğum günü- ölüm günü falan düşünürken sabah okulun ilk saatlerinde, okulu kırıp arkadaşlarıyla dışarıda buluşan bir öğrencimizin trafik kazasında ölüm haberini aldık. Her an olayla ilgili yeni bir gelişme alıp öğrencilerin sorularına cevap vermeye, fenalık geçiren öğrencileri teskin etmeye, bu arada sınıfları boş bırakmamaya çabalamak, onları ailelerine teslim etmeden/ailelerin onayını almadan okulda tutmaya çalışmak, ailenin yanına gidecek/ cenazeye katılacak grupları toparlamak hepimizi yıprattı. Üstüne annem, tanımadığım aile yakınlarından bir ölüm haberi daha verdi.

Tiyatrocuların, şarkıcıların kendi aile fertlerinden birini kaybetseler de "Şov devam etmeli." anlayışıyla sahneye nasıl çıkabildiklerini sorguladım ciddi ciddi çünkü tanımadığım 2 kişinin ölümü bile fazla yordu beni.