30 Mayıs 2014 Cuma

D.SEKİ VE DİĞERLERİ


Şarkıcı, besteci ve söz yazarı Deniz Seki için yakalanma emrinin çıkması, bugün tüm haber bültenlerinin konusuydu. Daha önce, 218 gün hapiste yatmış olan Seki, Yargıtay'ın yeniden yatmasına yönelik onadığı cezasına itiraz etmiş, sonuç umduğu gibi olumlu olmamış yani kendisine uyuşturucu temin etmekten bir ceza biçilmiş ve hapse geri dönmesi gerekiyor.

Geçenlerde bir programda, "Ben yapmadım." diye isyan ederken izledim kendisini. Uyuşturucu kullanmış ama satmamış, başkalarına temin etmemiş olduğunu ifade ediyordu. Telefon kayıtlarında ise, bir kişinin tek başına kullanmayacağı kadar çok madde sipariş ettiği bulunmuş, miktarın fazlalığından başkalarıyla da paylaştığı kararına varılmış. 

Sözün özü, Deniz Seki AİHM başvurusu yapar da cezası iptal edilmezse, 40'lı yaşlarını hapiste sürdürecek gibi. Romantik şarkılar yazan, tanıdıklarının çok duygusal olduğunu söyledikleri bir isim, bu süreçten çok etkileniyordur tahminimce. Eğer başkalarıyla, ikram, para karşılığı, rica sonucu, ne olursa olsun paylaştıysa ve birilerinin de kendisi gibi zehirlenmesine göz yumduysa çok masum gelmiyor bana. 

Ülke kanunlarına göre yasak bir madde ve biraz izan sahibi biri bu maddelerin zararlarından haberdar. Bir yandan da, geçen yıl bir operasyonda yakalanan diğer ünlülerin  paçayı sıyırması ise adil değil. Eşit suça, eşit olmayan ceza yani ya da adamına göre muamele!

27 Mayıs 2014 Salı

ÇOCUKLUK ANILARI VE GÖRSELLİK

Bugün okuldan bir arkadaşla (Arkadaş yazmama bakmayın, insanlara uzun bir süre sizli- bizli hitap etme alışkanlığım var!) sohbet ederken konu çocukluk anılarımıza geliverdi. Okullarda, öğrencileri sıraya dizip boylarını ölçme ve kilolarını tartma geleneği vardı hatırladığımız. Farklı yıllarda, birimiz kuzeyde birimiz güneyde olsak da kantarın üstüne çıkıp tartılma durumu, süt ve fındık dağıtımı gibi rutin bir uygulamaymış demek ki. 
     Foto: www.cihanozdemir.com


Her neyse, tartılma esnasında herkes 30-35 kilo çekerken, 40 kilo çıkan arkadaşlarına çok güldüklerini ve onu ağlattıklarını anlattı. O anda, yıllar öncesinde hepimizden şişman çıkan arkadaşımı çok garip bulduğumu hatırlayıverdim. Onun tartıya çıktığı anki hali hala gözümün önünde. Daha uzun olana hiç garipseyerek bakmamış ama şişmanı yadırgamıştık çocuk aklımızla. Ben de uzun ve incelerden olduğumdan yadırgamamıştım uzun olanı belki de, bilmiyorum. Ne de olsa o bizdendi!

Görsel algımız daha çocukken, uzun ve/veya ince olmayı güzel ve kabul edebilir bulurken, kısa ve/veya şişman olansa alay konusu, çirkin, küçümsenir oluveriyor bu algıyla. Lisansta sosyal psikoloji kitabında yetişkinlerin daha güzel buldukları bebeklere daha iyi davrandıklarına dair bir çalışmayla ilgili bir şeyler okumuştum. O kadar acımasız ayrımlarımız var yani görsellikle ilgili. 

Bunları yazarken, televizyonda Türkiye Güzellik Yarışması başladı tesadüfe bakalım ki:) Görselliğin alabildiğine yarıştığı, estetikli burunların başkalarına kıvrıldığı, lise mezunlarının "Üniversiteye hazırlanıyor." diye pazarlandığı, çok azının beyin kıvrımlarının da güzel olduğuna şahit olduğumuz kızcağızların yarıştığı eğlenceli yarışma!




26 Mayıs 2014 Pazartesi

MİNYATÜR BAHÇELER




Dün gece geç saatlerde kanalları dolaşırken NTV'de bir programda denk geldim Emre Özberk ve Paspasın Bahçelerine.  Bir tabağın içine sığabilecek boyutta, içinde çiti bile olan, farklı bitkilerden oluşan minicik bahçeler düşünün. İnanılmaz bir emek ve görsel şölen. 

Bahçeleri çok beğendim, kişiye özel siparişler bile yapan Özberk'i de çok yetenekli buldum ama gerçek bahçeler varken yeşilden bu kadar uzaklaşıp yeşili tabaklarda görür olmamıza da kafayı taktım. Özellikle şehir merkezlerinde yaşayanlar o kadar uzak kalmış ki yeşile, bir tabak yeşillik bizim için salatadan farklı bir şey olacak bu gidişle. Çit denen şeyin ne olduğunu, üzerinden atlamanın keyfini bilemeyen kuşaklar gelecek sırayla. Büyüklerimizin bize anlattığı televizyonsuz günler gibi biz de yeşilli ve çitli günleri anlatacağız bu kadar hırpani davranırsak doğaya.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

TÜRK HALKININ AFETLE İMTİHANI


Üzerinde oturduğum kanepe ile birlikte kayıp geri geliverdim. Burada tramvay kazıları nedeniyle zaten bir araç geçse uzun zamandır üst katlarda oturanlar olarak sarsıldığımızdan depremden emin olamadım önce.

 Internetten rasathanenin sitesi açılmıyordu. İlk etapta kanallarda aramak aklıma gelmedi. Babamı aradım, burada o kadar hissedildiyse Sakarya merkezli falansa onlar ne durumdadır diye merak ettim. Yakınlık itibariyle, gerek Marmara, gerekse Düzce'deki depremler hissedilmişti Zonguldak'ta. Hissetmemişler, rahatladım. O esnada bir arkadaşım Facebook'a yazmış "Fena sallandık." diye.Üst kat komşum, Düzce depremini yakından yaşayanlardan ve yakınlarını kaybedenlerden olduğundan korkudan aşağıya indiğini yazmış bana.

Depremin merkezini ararken 24 Mayıs 2014 yazdığımda, çoktan sözlüklerde "24 Mayıs 2014 Eskişehir, Bursa, İstanbul, Tekirdağ, vs. depremi" gibi başlıklar atıldığını gördüm. Biri "Tatlı tatlı salladı." yazmış hatta!

Ben de dahil olmak üzere, önceki depremlerden ders almadığımızı, yakınlarımı ve depremin kaynağını aramak dışında hiçbir şey yapamadığımı görmüş bulunuyorum. Milletçe eğitilerek değil yaşayarak öğreniyoruz sanki. Üst kat komşum can havliyle kendini aşağıya atarken, araştırma yapma hevesinin başka açıklaması olamaz çünkü. Sözlüklere başlık atanların psikolojisine girmeye gerek yok, nasıl bir zevktir uzmanlar anlamakta zorlanır. Onlar tatlı tatlı sallanmaya devam etsinler!


23 Mayıs 2014 Cuma

BİR SELFIE ÇEKİNELİM Mİ UZAYLI?

Uluslararası Uzay İstasyonu'nda görevli iki astronot, teknik bir arızayı gidermek için uzay yürüyüşü yapmışlar.Normalde 5-6 saat süren yürüyüş, 1,5 saat sürmüş. Astronotlardan biri, uzaydan selfie çekerek anı ölümsüzleştirmiş, selfie çekmenin o ortamda zor olduğunu eklemiş. Rekor bir sürenin söz konusu olduğu yürüyüşle ilgili haberlerde, selfie çekmek daha önemli gibi başlığa kuruluvermiş.

Bir şey moda olmaya görsün, onu kullanmayan, yapmayan sanki eksik, sanki çağın gerisinde, sanki bu alemden değil. Adam, uzaya gitse de, modadan uzak kalamamış belli. Medya için zaten keşif, icat falan ne ki, mühim olan selfie! TDK bile, selfie için uygun karşılık arama derdine düştü bu ülkede. O kadar bizden olmuş yani! 

Korkarım, günün birinde varsalar ve onlarla karşılaşırsak, uzaylıları da dumur eder, onlara "Bir selfie çekinelim mi?" diye soruverirler. Çekinmeden çekinin  selfielerinizi! 
(İfrit oluyorum "çekinmek" fiilini fotoğrafla birlikte kullananlara!!!)

fOTOĞRAF: ntvmsnbc.com




21 Mayıs 2014 Çarşamba

MAHLAS- LAKAP-ETİKET, BİZ-SİZ-ONLAR

Uzun zamandır, öğrencilere sürekli uyarıda bulunduğum ve üzerinde uzun uzun konuştuğumuz bir konu birilerine lakap takmak. Bu lakaplar öyle, halk şairlerinin bile isteye edindikleri mahlaslardan değil. Kişi istemese de birileri tarafından yapıştırılmış etiketler. 

Daha açık tenli olanın koyuya "Arap", konuşması İstanbul Türkçesi'ne yakın olanın öbürüne "Peşmerge", uzun olanın kısaya "Cüce", zayıf olanın şişmana "Dobi" dediği bir iletişim şekli var ergenler arasında. Muhtemelen evde, sokakta, yakın çevresinde böyle bir yaftalama nöbetine tutulmuş bir sürü tanıdığı var ve doğal olanın bu olduğunu sanarak yaşayıp gidiyor. Kişi lakabını kendi edinmişse sorun yok ama sürekli bir şikayet durumu söz konusu olunca izter istemez uyarılar zinciri de başlıyor. Kişilere istemediği lakaplarla seslenmenin kırıcı, dışlayıcı, rahatsız edici olabildiğini öğrenmek bazılarını şaşırtabiliyor. Bazıları, konu hakkında ilk kez düşündüğünden kafasında bir ampul yanmış ifadesi beliriveriyor yüzünde. 

Takılan lakaplardan en son nasibini alan; hali, tavrı, ses tonu nedeniyle homoseksüel olduğunu düşündükleri staj öğrencim oldu. Anlamsız espriler yapıp ona duyurmaya çalışıp, üstüne "Ortamı yumuşatmak istedim." diyen de oldu, duyulmayacağını düşünüp aralarında "yumuşak" vurgusu yapan da! Hepimizin birbirimizden farklı olabileceğini, insanları etiketlemenin yanlış olduğunu anlatmaya çalışma çabam, öğrenciler üzerinde biraz olsun işe yaradı, kişiliğini değerlendirir oldular ama öğretmenlerin bir kısmıyla ne yapacağımı bilemiyorum hala. Bizden olmayanı, bize benzemeyeni ötekileştirmek, adını söylemeyip etiketlemek daha kolay nasılsa!

19 Mayıs 2014 Pazartesi

ATATÜRK VE 19



İlkokuldayken okulda satışı yapılan bir kitap satın almıştım. Atatürk ve çocuklarla ilgili anekdotlara yer veren kitabın adı Çocuk Gözüyle Atatürk  ve yazarı Hacı Angı'ydı.  Kitapta, Atatürk'ün insani yönüne vurgu yapılıp çocuklarla ilişkisinin güzelliğine değiniliyordu. 

Kitapta, çok kısa da bir bölüm vardı. Atatürk'ün hayatında 19 sayısına denk gelen olayların listesi verilmişti bu kısımda. Sonradan Cenk Koray da dahil olmak üzere bir sürü isim, Kuran'la bu sayının bağlantısına değinen kitaplar yazdı ama benim ilgimi o gün o bölümü okuduğum kadar çekmedi hiçbiri. 

Sayılarla oynamayı çok sevdiğimden belki de, oyun gibi gelmişti bu bölümü okumak. Hatırladıklarım, 19 Mayıs 1919 (doğum günü olarak Atatürk, 19 Mayıs'ı kabul etmiş ayrıca), 1881, 1938, 1001 pare top atışı, ölüm yaşı 57 gibi, okullara başlama, askere payelere kavuşma gibi  önemli tarih ve sayıların 19 sayısının katları olmasına dair detaylar. Belki tesadüf, belki kader-kısmet, adı neyse daha benim hatırlayamadığım 19 detaylarıyla dolu.

Bugün, bunlar geldi aklıma. Bir de, Beden Eğitimi dersinden tam not almak için zoraki katıldığımız gösteri. Bayramları içimizden geldiği gibi, ayakta dikilerek değil eğlenerek, hakkını vererek kutlayacağımız günlere imrenerek..



17 Mayıs 2014 Cumartesi

ÇİZME, İTALYA DEĞİL ARTIK!

Bir soru cümlesi tüm algıları değiştiriveriyormuş. Artık çizme denince aklımıza İtalya'ya gitme hayalleri, İtalya'ya gitmişlerin anıları, Pisa, tutulan dilekler, atılan paralar, gladyatörler, Sophia Loren, Öcalan'ın yakalanması gibi İtalya çağrışımları gelmeyecek kuvvetle muhtemel. 

Çizme denince aklımıza, sedye, kir, beyaz, vicdan gibi yukarıdakilerden çok farklı şeyler gelecek. İtalya haritasının kafamızdaki imajı yerini çoktan Murat Yalçın'ın görüntülerine bıraktı bile. 


15 Mayıs 2014 Perşembe

KARAELMAS

Mahallede tramvay çalışmaları sırasında telefon kablosunu koparmayı başardıkları için 4 gündür Internet bağlantısı da yok haliyle. Bir sempozyum ve il içi tayin başvuruları da aynı döneme gelince harika oldu! Benim kişisel şanssızlıklarım, hayata şanssız gelip şanssız doğanların yanında hikaye, o da ayrı!

Manisa Soma'daki maden faciası ile ilgili haberleri Internet gazeteleri, forumlar, bloglar gibi platformlardan değil daha çok TVden takip etmek durumunda kaldım olaydan beri. Politikacıların olaya bakış açısından, medyanın yanlılığından midem bulanıyor artık. Ruh sağlığımı korumak için kanal değiştirip kaçmak ya da televizyonu hepten kapatmayı seçtim çoğu zaman. 1800'lerin İngiltere'si, 1900'llerin Amerika'sı ile kıyaslanan 2014 Türkiye'sinde hayatın ne kadar değersiz olduğunu bir kez daha idrak etmek acı oldu çünkü. Sözde teselli cümleleri etmeyi bile başaramayanların yönettiği bir ülkede yaşamak da dokunuyor her zamanki gibi. 

Madenle ilgili faciaların hep yaşandığı, canların hep yandığı bir yerde doğup büyüdüm. Ben 10 yaşındayken, karşı komşumuzun madende ölümü kişisel tarihimin ilk maden faciasıydı. Yıllar sonra, öğretmenliğimin ilk yılında dersine girdiğim bir öğrencimin ölüm haberini televizyonda izledim. Daha reşit bile değildi ocağa girdiğinde! Zaten madende çalışmış birinin doğal ölümü bile akciğer kanseriydi nihayetinde.

Yıllar geçti, maden facialarına "kaza" deme alışkanlıkları geçmedi. Karaelmas adına bile tahammül edemeyip Zonguldak'taki üniversitenin adını bir politikacı adıyla değiştiren, "Madenciliğin doğasında kazalar ve ölüm vardır." demekten vazgeçmeyen politikacıların doğasında ne var merak etmiyorum artık! İnsanlık olmadığı kesin.

11 Mayıs 2014 Pazar

HERKESİN ANNELER GÜNÜ DEĞİL!

Belki de en çok anlaşıp en çok didiştiğimiz, en çok eleştirdiğimiz yanlarına günün birinde sahip olduğumuzu fark edip hayrete düştüğümüz, yanlış bağlandığımızda, en ufak hatasında tüm hayatımıza mal olabilecek trajediler yaratmaya muktedir, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığında hayat boyu belkemiğimizi sapasağlam tutabilmemize ön ayak kadınların günü bugün. 

Tek bir anne türü yok ama hepsine ait bir gün var ne yazık ki! Çocuğunu sevgilisi ile bir olup öldüren kadına da aynı sıfat veriliyor, "Tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun" derken onların da günü kutlanmış oluyor. Temennide bulunurken de seçici olmalı, herkese aynı paye verilmemeli bence. Kelimelerin gücü burada ortaya çıkıyor, gözümüzden kaçanlar göz çıkarabiliyor. O yüzden, bu gün vesilesiyle anneliği hatalar yapsa da hatalarını telafi ederek, kendisini de yok etmeden çocuğunun varlık savaşında ona destek olarak yaşayan iyi niyetli tüm annelerin gününü kutlarım. Başta annem olmak üzere bu kategoriye giren tanıdığım tüm kadınların (bloglar vasıtasıyla da bir sürü anne tanımış oldum!) ve tanımadıklarımın günleri kutlu olsun. 


6 Mayıs 2014 Salı

HIZIR GİBİ YETİŞMEK

Hıdırellez konulu yazılara denk geldiğimde konuya ne kadar uzaktan baktığımı fark ettim. Küçükken galiba o da bir kere, soğana iplik bağlayıp ertesi gün ne kadar büyüdüğünü kontrol etme deneyimi dışında Hıdırellez, yakın çevremin ve dolayısıyla benim gündemimizde tarihi ve hikayesi bilinen bir gün olmanın dışında bir yer kaplamamış. Umudunu kaybetmiş, dilek dilemekten vazgeçmiş de değiliz ama bu geleneği de çok benimsememişiz diyelim. 


Okuduğum yazı ve yorumlarda, bu gün için heyecanlanan, bu günü baharın müjdecisi sayıp sevinen birilerinin olduğunu görmek, hala ortak eğlenceler yaratıp dilekler dileyebilmek, kutlayacak günlerin olması ne güzel! Umudu koruyup dileklerimizin gerçekleşeceği günlerin gelmesini beklemek ve bunu resimle, çulla çaputla, çocuksu sevinçle yapmak ne hoş!

Herkesin iyi niyetli tüm dileklerinin gerçekleşmesine yardımcı "Hızır gibi yetişen" sevenleri, azimleri, cesaretleri, bitmek bilmeyen enerjileri ve umutları olsun!

4 Mayıs 2014 Pazar

O. VELİ 100 YAŞINDA (O ÇUKUR OLMASAYDI, BELKİ !)

Dün bahsettiğim "Orhan Veli 100 Yaşında" adlı sergiye geçen cumartesi gittim. Kuzenimde kalırken evinde Internet bağlantısı ile ilgili sorun olduğundan ve benim telefonum da inadımdan hala akılsız olduğundan geçen hafta blogu öksüz bıraktım. 

Taksim'de arkadaşımı beklerken denk geldik sergiye. Yapı Kredi, hem sergiyi düzenlemiş hem de O.Veli kitaplarına %25 indirim başlatmış.Kitabevi kısmının hemen önünde inanılmaz bir kalabalık vardı, ben ukala ukala "Bu kalabalık sergi için olamaz!" dedim ve haklı çıktım:( Afro-Amerikalıların müzik eşliğinde dans gösterilerineymiş yoğun ilgi. Müzik de, dans da güzeldir  itirazım yok ama sergiler de dolsun taşsın (Pek bir sitemkar gördüm kendimi:) Kalabalığı yarıp kitapçıya uğradık önce, kitaplarımızı aldık (Hoşgör Köftecisi ve Yalnız Seni Arıyorum). Sonra sergi salonuna doğru İstiklal'i arşınladık. 

Dans gösterisine olan yoğun ilgi yoktu ama sergi salonu boş da değildi. Üniversiteli gençler ve orta yaş üzeri daha ilgi göstermiş durumdaydı, bir de biz, 30'larını süren aradakiler.

Sergide, O.Veli'nin ablası aracılığıyla ulaşılan fotoğraflar, el yazısıyla yazılan şiirler, çeviri taslakları, ölümü sırasında yanında olan eşyaları, kitapları ve dünkü yazıda gördüğünüz O.Veli'nin koltukta oturan heykeli vardı. Çok küçükken çekilmiş bir fotoğrafını gördüğümde, ölümün çocuklara hiç yakışmadığını düşündüm bir kez daha. O.Veli, hep çok başına buyruk ve sıradanlığı bile olağan dışı hale getiren bir isimdir benim için.
 Henüz 36 yaşındayken belediyenin açtığı bir çukura düşüp sonradan bunun etkisiyle beyin kanaması geçirip ölmesi de hep ona ve bizim ülkeye has bir ölüm olarak gelmiştir bana. Bu ülke için sıradan sayılabilecek, kolayca kaza diye adlandırılabilen bir ölüm; başka yerde olsa infial yaratırdı, olağan dışı sayılırdı. Gabriel Garcia Marquez'in öldüğü yaşı düşününce aklımdan bunlar geçti. O.Veli 100 yaşına kadar yaşasaydı daha neler yazardı diye merak etmeden ve ihmallerimize sinirlenmeden duramadım. 

3 Mayıs 2014 Cumartesi

LEYLEK HAVADA...GÖÇMEN KUŞ YOLLARDA...

Geçen perşembeden beri toplamda 3 bölge arasında yolculuk halinde olduğumdan, blog yazmak bir yana mesaj kutuma gelen 2 yorumu bile sonradan görüp cevaplayabildim (Teknik aksaklığı da bertaraf edip yorum almak çok iyi geldi:)
Bu mevsimde, göçmen kuşlar misali hafta sonlarına da olsa sıkıştırdığım mini tatiller yapma ihtiyacım hasıl olur.Kuzenime göre, bu mevsim benim "Paskalya Bayramı'm":) Bu sefer kaç haftadır, "Bu hafta uygun değil, sonra gideyim." dediğim İstanbul'a, 10 yılımı geçirdiğim vazgeçilmezime gittim. Çok da planlı olmadı bu seyahat. Akşam kuzenimle yazışırken "Yüz yüze konuşalım." dedik. O gelemiyordu,"Gel" dedi. Üstüne bir arkadaşım, ne zaman oraya gideceğimi sordu, zaten erteleyip duruyordum, geceden sırt çantamı hazırladım ama yorgun olursam gitmemeye karar veririm diye bilet falan ayırtmadım. Sabah kalktım, boynum tutuktu, okula gittim, bir enerji, bir enerji, okul sonrası atladım gittim terminale. Cuma günüm boş benim, perşembe akşam kurs vardı, ilk defa ektim vicdan azabı duyarak ama "Bu aralar hocalar bile ekiyor kursu!" diye de kendimi rahatlatarak. Züğürt tesellisi, kendini kandırma, adı neyse işte ondan:) Eğitim-öğretim işlerine bir mola verdim yani.


Pazar günü dönsem de, araya bol sohbetli,hasret gidermeli (10 ay olmuş!) gezmeli hatta bir de kültürel etkinlikli - Orhan Veli 100 yaşında sergisi, Onu da sonra anlatırım:)- bir tatil sıkıştırdım. Çok iyi geldi.Yetmedi, salı günü uzun zamandır beklediğim alerji testini olmaya doktora gittim, doktor astıma yatkınlık buldu, "Astımsınız diyemem ama değilsiniz de diyemem." mealli bir açıklama yaptı. Rapor aldım 2 gün, perşembe 1 Mayıs tatilini de fırsat bilip Zonguldak'a geldim nekahat evresinde. 1 saniye farkla hızlı treni kaçırdığım bir yolculukla ulaştım yuvaya. Murhpy eksik olmasın!