KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2016 Cumartesi

ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

Oyuncu Hazar Ergüçlü ile yapılan bir röportajda kitapların altını çizerek okuma alışkanlığı olup olmadığı sorulmuş. Soruyu görünce yanıtı okumadan kendi yanıtıma dalıp gittim.

Ders kitapları ve test kitaplarımı kardeşlerime veya başkasına devrederin diye çizmeden okur, notlarımı kağıda alırdım küçükken. Kütüphanemi paylaşmam gerekmeyen, en fazla geçici bir süre ödünç verdiğim yetişkinlik dönemimde de durum farklı değil oysa ki. Tez yazarken çevrimiçi okuduğum akademik yayınlarda altını cizdim kitaplarımın sadece.

Başka bir zaman diliminde bambaşka duygular hissettirmesi ihtimali kadar kitabın üzerinde en ufak bir leke, bir kıvrıda olduğu gibi altı çizili satırlardan rahatsız olmam etkili bunda. Bir de galiba birileriyle paylaşınca  o anki duygularımın ifşa olması endişesi. Belki saçma ama kitabın geneli ile ilgili fikir beyan etmekte bir sakınca görmezken, hangi satırlatdan etkilendiğimi birilerinin görme ihtimalinden hoşlanmadığım gerçeğiyle yüzleştim birden. Blog yaz ama ifşa olmayla ilgili derdin olsun, bu ne yaman bir çelişki!

ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

Oyuncu Hazar Ergüçlü ile yapılan bir röportajda kitapların altını çizerek okuma alışkanlığı olup olmadığı sorulmuş. Soruyu görünce yanıtı okumadan kendi yanıtıma dalıp gittim.

Ders kitapları ve test kitaplarımı kardeşlerime veya başkasına devrederin diye çizmeden okur, notlarımı kağıda alırdım küçükken. Kütüphanemi paylaşmam gerekmeyen, en fazla geçici bir süre ödünç verdiğim yetişkinlik dönemimde de durum farklı değil oysa ki. Tez yazarken çevrimiçi okuduğum akademik yayınlarda altını cizdim kitaplarımın sadece.

Başka bir zaman diliminde bambaşka duygular hissettirmesi ihtimali kadar kitabın üzerinde en ufak bir leke, bir kıvrıda olduğu gibi altı çizili satırlardan rahatsız olmam etkili bunda. Bir de galiba birileriyle paylaşınca  o anki duygularımın ifşa olması endişesi. Belki saçma ama kitabın geneli ile ilgili fikir beyan etmekte bir sakınca görmezken, hangi satırlatdan etkilendiğimi birilerinin görme ihtimalinden hoşlanmadığım gerçeğiyle yüzleştim birden. Blog yaz ama ifşa olmayla ilgili derdin olsun, bu ne yaman bir çelişki!

26 Temmuz 2016 Salı

DON KİŞOT

 Okuduğumuz kitap türleri ruh halimize göre değişir ya, tez yazarken kendi gündemimden kaçmak için romanlar bir sığınaktı, şimdi de öyle. Haberleri izlemeyip kurgulanmış dünyalara dalmak iyi geliyor.

Çocukken okuduğum ve izlediğim Don Kişot'a yetişkin gözüyle bakmak istedim bu kez. Bazı listelerde dünyanın en çok okunan kitabı olarak geçiyor.

Zararsız ve iyi niyetli delilikten doğan macera, bir yandan kafa boşaltırken bir yandan da dolu dolu düşündürdü. Deliliğe maruz kalacaksak böylesi olsun :)

DON KİŞOT

 Okuduğumuz kitap türleri ruh halimize göre değişir ya, tez yazarken kendi gündemimden kaçmak için romanlar bir sığınaktı, şimdi de öyle. Haberleri izlemeyip kurgulanmış dünyalara dalmak iyi geliyor.

Çocukken okuduğum ve izlediğim Don Kişot'a yetişkin gözüyle bakmak istedim bu kez. Bazı listelerde dünyanın en çok okunan kitabı olarak geçiyor.

Zararsız ve iyi niyetli delilikten doğan macera, bir yandan kafa boşaltırken bir yandan da dolu dolu düşündürdü. Deliliğe maruz kalacaksak böylesi olsun :)

27 Aralık 2014 Cumartesi

KÜRK MANTOLU TESADÜFLER ZİNCİRİ

Geç oldu Kürk  Mantolu Madonna'yı okumam, Sabahattin Ali ile okur olarak tanışmam. Okumayı öğrendiği günden beri kitap okumaktan bıkmayan biri için ayıp belki de. Konum bu değil ama dert yandım girişte.

Bizim okulun en sevdiğim yanlarından biri, neredeyse her öğretmenin elinde bir kitap olması. Nöbette, ders aralarında kitap okunması ve konuşulması. Bir kaç hafta önce elimde başka bir kitap varken, en kıdemli öğretmenlerimizden :T. Bey, "Bu kitabı komşumdan aldım, çok beğendim, sen de oku." diye elime tutuşturdu Kürk Mantolu Madonna'yı. 

O günlerde küçük kardeşimle hangi kitapları okuduğumuz hakkında telefonda konuşurken, okuduğu kitabın kahramanının Kürk Mantolu Madonna'ya hayran olduğunu söyledi. Üstüne aynı günlerde, O. ile yine telefonda konuşurken netten bu kitabı aldığını, yol kitabı yaptığını anlattı. 

En son bugün, manken ve oyuncu bir kızcağızın ne kadar entellektüel olduğunu sosyal medyadan duyurmak isterken bu kitabın resmini paylaşıp  altına da en sevdiği kitabın "Kürk Mantıklı Madonna" olduğunu yazıp rezil olduğunu okudum gazetede. Sonra, cahil olduğuna dair eleştiriler gelince paylaşımını silmiş, kitabın adını düzeltmek yerine hava atma çabasından vazgeçmiş anladığım kadarıyla.

Böyle bir tesadüfler zinciri var bu kitapla ilgili. Hayır en çok satanlar listesinde olsa anlayacağım. Bir dönem Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ını aldığını ve okuduğunu her ünlü bağırarak anlatıyordu. Hatta Hülya Avşar, rafında bulundurduğunu ama okumadığını itiraf edince pek bir ayıplanmıştı. Bu kitapta böyle bir durum da yok şu sıralar. Okumayanı dövmüyorlar yani.

Bu tesadüflerimin vardır elbet bir sebebi. Gidip kendime bir kürk manto alacak değilim ama duralım, bakalım, "Ne olacak?":)

KÜRK MANTOLU TESADÜFLER ZİNCİRİ

Geç oldu Kürk  Mantolu Madonna'yı okumam, Sabahattin Ali ile okur olarak tanışmam. Okumayı öğrendiği günden beri kitap okumaktan bıkmayan biri için ayıp belki de. Konum bu değil ama dert yandım girişte.

Bizim okulun en sevdiğim yanlarından biri, neredeyse her öğretmenin elinde bir kitap olması. Nöbette, ders aralarında kitap okunması ve konuşulması. Bir kaç hafta önce elimde başka bir kitap varken, en kıdemli öğretmenlerimizden :T. Bey, "Bu kitabı komşumdan aldım, çok beğendim, sen de oku." diye elime tutuşturdu Kürk Mantolu Madonna'yı. 

O günlerde küçük kardeşimle hangi kitapları okuduğumuz hakkında telefonda konuşurken, okuduğu kitabın kahramanının Kürk Mantolu Madonna'ya hayran olduğunu söyledi. Üstüne aynı günlerde, O. ile yine telefonda konuşurken netten bu kitabı aldığını, yol kitabı yaptığını anlattı. 

En son bugün, manken ve oyuncu bir kızcağızın ne kadar entellektüel olduğunu sosyal medyadan duyurmak isterken bu kitabın resmini paylaşıp  altına da en sevdiği kitabın "Kürk Mantıklı Madonna" olduğunu yazıp rezil olduğunu okudum gazetede. Sonra, cahil olduğuna dair eleştiriler gelince paylaşımını silmiş, kitabın adını düzeltmek yerine hava atma çabasından vazgeçmiş anladığım kadarıyla.

Böyle bir tesadüfler zinciri var bu kitapla ilgili. Hayır en çok satanlar listesinde olsa anlayacağım. Bir dönem Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ını aldığını ve okuduğunu her ünlü bağırarak anlatıyordu. Hatta Hülya Avşar, rafında bulundurduğunu ama okumadığını itiraf edince pek bir ayıplanmıştı. Bu kitapta böyle bir durum da yok şu sıralar. Okumayanı dövmüyorlar yani.

Bu tesadüflerimin vardır elbet bir sebebi. Gidip kendime bir kürk manto alacak değilim ama duralım, bakalım, "Ne olacak?":)

6 Temmuz 2014 Pazar

YAZIM GELDİ:)


Pazartesi günü ses kısıklığı ve boğaz ağrısı eşliğindeki halsizliğim de engel olamadı keyfimin kaçmasına. Yaşasın!Tez hocam, yazdıklarımı beğenmiş, üstüne örneklem sayısının artması için girişimlerde bulunmuş, bir de sayı artmasa da mevcut sayının yeterli olduğunu kaynaklarla destekleyince biraz daha ılımlı bir hale gelmişken hissettiklerim öyle bir gönül rahatlığı ki sormayın. (Kadıncağız bir de elleriyle topladığı dutları getirmiş son görüşmemizde. böyle bizim ilişkimiz, ortası, dengesi yok:) Gerçi, bir şeyler yolunda gitmeseydi de, tatil gelmiş, eve ve aileme kavuşmuşum, telafi ederdi ruhum bu durumu.

Aylakça, balkondan görünen denize karşı ayaklarımı uzatıp gün ışığında (zaten sağlıklı olmayan gözlerim doktorada çok yoruldu, gözlerimi kısmadan yapay ışıkta zor okumak) kitap okumak, aylardır hayalimdi. Günlerdir, yeğenimle oynamak, ailemle sohbet etmek, uzun zamandır onları özlememişim gibi sivrileşmek ve yeme-içme gibi temel ihtiyaçlar dışında arayanların beni bulduğu yer, balkon. Telefonu bir kenara atmak, bilgisayarı seyrek açmak, sıcaktan kavrulurken istemezsem dışarı çıkmamak ne lüks.Tüm hayatım böyle geçse, lüks olmaktan öte sıkıcı bir şey haline gelebilir ama özlemle beklenince tadından yenmiyor.

YAZIM GELDİ:)


Pazartesi günü ses kısıklığı ve boğaz ağrısı eşliğindeki halsizliğim de engel olamadı keyfimin kaçmasına. Yaşasın!Tez hocam, yazdıklarımı beğenmiş, üstüne örneklem sayısının artması için girişimlerde bulunmuş, bir de sayı artmasa da mevcut sayının yeterli olduğunu kaynaklarla destekleyince biraz daha ılımlı bir hale gelmişken hissettiklerim öyle bir gönül rahatlığı ki sormayın. (Kadıncağız bir de elleriyle topladığı dutları getirmiş son görüşmemizde. böyle bizim ilişkimiz, ortası, dengesi yok:) Gerçi, bir şeyler yolunda gitmeseydi de, tatil gelmiş, eve ve aileme kavuşmuşum, telafi ederdi ruhum bu durumu.

Aylakça, balkondan görünen denize karşı ayaklarımı uzatıp gün ışığında (zaten sağlıklı olmayan gözlerim doktorada çok yoruldu, gözlerimi kısmadan yapay ışıkta zor okumak) kitap okumak, aylardır hayalimdi. Günlerdir, yeğenimle oynamak, ailemle sohbet etmek, uzun zamandır onları özlememişim gibi sivrileşmek ve yeme-içme gibi temel ihtiyaçlar dışında arayanların beni bulduğu yer, balkon. Telefonu bir kenara atmak, bilgisayarı seyrek açmak, sıcaktan kavrulurken istemezsem dışarı çıkmamak ne lüks.Tüm hayatım böyle geçse, lüks olmaktan öte sıkıcı bir şey haline gelebilir ama özlemle beklenince tadından yenmiyor.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

ATATÜRK VE 19




İlkokuldayken okulda satışı yapılan bir kitap satın almıştım. Atatürk ve çocuklarla ilgili anekdotlara yer veren kitabın adı Çocuk Gözüyle Atatürk  ve yazarı Hacı Angı'ydı.  Kitapta, Atatürk'ün insani yönüne vurgu yapılıp çocuklarla ilişkisinin güzelliğine değiniliyordu. 

Kitapta, çok kısa da bir bölüm vardı. Atatürk'ün hayatında 19 sayısına denk gelen olayların listesi verilmişti bu kısımda. Sonradan Cenk Koray da dahil olmak üzere bir sürü isim, Kuran'la bu sayının bağlantısına değinen kitaplar yazdı ama benim ilgimi o gün o bölümü okuduğum kadar çekmedi hiçbiri. 

Sayılarla oynamayı çok sevdiğimden belki de, oyun gibi gelmişti bu bölümü okumak. Hatırladıklarım, 19 Mayıs 1919 (doğum günü olarak Atatürk, 19 Mayıs'ı kabul etmiş ayrıca), 1881, 1938, 1001 pare top atışı, ölüm yaşı 57 gibi, okullara başlama, askere payelere kavuşma gibi  önemli tarih ve sayıların 19 sayısının katları olmasına dair detaylar. Belki tesadüf, belki kader-kısmet, adı neyse daha benim hatırlayamadığım 19 detaylarıyla dolu.

Bugün, bunlar geldi aklıma. Bir de, Beden Eğitimi dersinden tam not almak için zoraki katıldığımız gösteri. Bayramları içimizden geldiği gibi, ayakta dikilerek değil eğlenerek, hakkını vererek kutlayacağımız günlere imrenerek..



ATATÜRK VE 19




İlkokuldayken okulda satışı yapılan bir kitap satın almıştım. Atatürk ve çocuklarla ilgili anekdotlara yer veren kitabın adı Çocuk Gözüyle Atatürk  ve yazarı Hacı Angı'ydı.  Kitapta, Atatürk'ün insani yönüne vurgu yapılıp çocuklarla ilişkisinin güzelliğine değiniliyordu. 

Kitapta, çok kısa da bir bölüm vardı. Atatürk'ün hayatında 19 sayısına denk gelen olayların listesi verilmişti bu kısımda. Sonradan Cenk Koray da dahil olmak üzere bir sürü isim, Kuran'la bu sayının bağlantısına değinen kitaplar yazdı ama benim ilgimi o gün o bölümü okuduğum kadar çekmedi hiçbiri. 

Sayılarla oynamayı çok sevdiğimden belki de, oyun gibi gelmişti bu bölümü okumak. Hatırladıklarım, 19 Mayıs 1919 (doğum günü olarak Atatürk, 19 Mayıs'ı kabul etmiş ayrıca), 1881, 1938, 1001 pare top atışı, ölüm yaşı 57 gibi, okullara başlama, askere payelere kavuşma gibi  önemli tarih ve sayıların 19 sayısının katları olmasına dair detaylar. Belki tesadüf, belki kader-kısmet, adı neyse daha benim hatırlayamadığım 19 detaylarıyla dolu.

Bugün, bunlar geldi aklıma. Bir de, Beden Eğitimi dersinden tam not almak için zoraki katıldığımız gösteri. Bayramları içimizden geldiği gibi, ayakta dikilerek değil eğlenerek, hakkını vererek kutlayacağımız günlere imrenerek..



4 Mayıs 2014 Pazar

O. VELİ 100 YAŞINDA (O ÇUKUR OLMASAYDI, BELKİ !)

Dün bahsettiğim "Orhan Veli 100 Yaşında" adlı sergiye geçen cumartesi gittim. Kuzenimde kalırken evinde Internet bağlantısı ile ilgili sorun olduğundan ve benim telefonum da inadımdan hala akılsız olduğundan geçen hafta blogu öksüz bıraktım. 

Taksim'de arkadaşımı beklerken denk geldik sergiye. Yapı Kredi, hem sergiyi düzenlemiş hem de O.Veli kitaplarına %25 indirim başlatmış.Kitabevi kısmının hemen önünde inanılmaz bir kalabalık vardı, ben ukala ukala "Bu kalabalık sergi için olamaz!" dedim ve haklı çıktım:( Afro-Amerikalıların müzik eşliğinde dans gösterilerineymiş yoğun ilgi. Müzik de, dans da güzeldir  itirazım yok ama sergiler de dolsun taşsın (Pek bir sitemkar gördüm kendimi:) Kalabalığı yarıp kitapçıya uğradık önce, kitaplarımızı aldık (Hoşgör Köftecisi ve Yalnız Seni Arıyorum). Sonra sergi salonuna doğru İstiklal'i arşınladık. 

Dans gösterisine olan yoğun ilgi yoktu ama sergi salonu boş da değildi. Üniversiteli gençler ve orta yaş üzeri daha ilgi göstermiş durumdaydı, bir de biz, 30'larını süren aradakiler.

Sergide, O.Veli'nin ablası aracılığıyla ulaşılan fotoğraflar, el yazısıyla yazılan şiirler, çeviri taslakları, ölümü sırasında yanında olan eşyaları, kitapları ve dünkü yazıda gördüğünüz O.Veli'nin koltukta oturan heykeli vardı. Çok küçükken çekilmiş bir fotoğrafını gördüğümde, ölümün çocuklara hiç yakışmadığını düşündüm bir kez daha. O.Veli, hep çok başına buyruk ve sıradanlığı bile olağan dışı hale getiren bir isimdir benim için.

 Henüz 36 yaşındayken belediyenin açtığı bir çukura düşüp sonradan bunun etkisiyle beyin kanaması geçirip ölmesi de hep ona ve bizim ülkeye has bir ölüm olarak gelmiştir bana. Bu ülke için sıradan sayılabilecek, kolayca kaza diye adlandırılabilen bir ölüm; başka yerde olsa infial yaratırdı, olağan dışı sayılırdı. Gabriel Garcia Marquez'in öldüğü yaşı düşününce aklımdan bunlar geçti. O.Veli 100 yaşına kadar yaşasaydı daha neler yazardı diye merak etmeden ve ihmallerimize sinirlenmeden duramadım. 

O. VELİ 100 YAŞINDA (O ÇUKUR OLMASAYDI, BELKİ !)

Dün bahsettiğim "Orhan Veli 100 Yaşında" adlı sergiye geçen cumartesi gittim. Kuzenimde kalırken evinde Internet bağlantısı ile ilgili sorun olduğundan ve benim telefonum da inadımdan hala akılsız olduğundan geçen hafta blogu öksüz bıraktım. 

Taksim'de arkadaşımı beklerken denk geldik sergiye. Yapı Kredi, hem sergiyi düzenlemiş hem de O.Veli kitaplarına %25 indirim başlatmış.Kitabevi kısmının hemen önünde inanılmaz bir kalabalık vardı, ben ukala ukala "Bu kalabalık sergi için olamaz!" dedim ve haklı çıktım:( Afro-Amerikalıların müzik eşliğinde dans gösterilerineymiş yoğun ilgi. Müzik de, dans da güzeldir  itirazım yok ama sergiler de dolsun taşsın (Pek bir sitemkar gördüm kendimi:) Kalabalığı yarıp kitapçıya uğradık önce, kitaplarımızı aldık (Hoşgör Köftecisi ve Yalnız Seni Arıyorum). Sonra sergi salonuna doğru İstiklal'i arşınladık. 

Dans gösterisine olan yoğun ilgi yoktu ama sergi salonu boş da değildi. Üniversiteli gençler ve orta yaş üzeri daha ilgi göstermiş durumdaydı, bir de biz, 30'larını süren aradakiler.

Sergide, O.Veli'nin ablası aracılığıyla ulaşılan fotoğraflar, el yazısıyla yazılan şiirler, çeviri taslakları, ölümü sırasında yanında olan eşyaları, kitapları ve dünkü yazıda gördüğünüz O.Veli'nin koltukta oturan heykeli vardı. Çok küçükken çekilmiş bir fotoğrafını gördüğümde, ölümün çocuklara hiç yakışmadığını düşündüm bir kez daha. O.Veli, hep çok başına buyruk ve sıradanlığı bile olağan dışı hale getiren bir isimdir benim için.

 Henüz 36 yaşındayken belediyenin açtığı bir çukura düşüp sonradan bunun etkisiyle beyin kanaması geçirip ölmesi de hep ona ve bizim ülkeye has bir ölüm olarak gelmiştir bana. Bu ülke için sıradan sayılabilecek, kolayca kaza diye adlandırılabilen bir ölüm; başka yerde olsa infial yaratırdı, olağan dışı sayılırdı. Gabriel Garcia Marquez'in öldüğü yaşı düşününce aklımdan bunlar geçti. O.Veli 100 yaşına kadar yaşasaydı daha neler yazardı diye merak etmeden ve ihmallerimize sinirlenmeden duramadım. 

22 Nisan 2014 Salı

EN SEVDİĞİM TOPLUMSAL ROL: TEYZELİK

Yeğenim (minnoşumuz), 2 gün sonra tam 1.5 yaşında olacak. Bir yandan Çocuk Bayramı, bir yandan da buçuklu doğum günü için geçen Cuma ona bir kart attım. Geçen yıl da 6 aylıkken kart atmıştım yıllar sonraya anı kalsın diye.İlk çocuk olduğumdan mıdır nedir, ilk kitabını ben alayım, onun ağzından ailenin kadınlarına ilk ben Anneler Günü kartı yazayım gibi telaşlarım var. Hep bir özel an, anı biriktirme telaşı!

Yakaladığım her fırsatta yuvama dönmeye, netten görüşmeye çalışsam da yeğenimden uzakta olmak, onun gelişim evrelerine seyrek aralıklarla tanıklık etmek inanılmaz bir vicdan azabı yaşamama neden oluyor. Doktora uğruna, tez danışmanımla daha rahat görüşeyim diye biraz daha uzakta kalmak zor geliyor. Yıllar sonra, "kesin dönüş"ten bahsetmeye başlamış durumdayım bu yüzden. Oysa ben, her fırsatta koşarak gitmeye alıştığım şehre yerleşmeyip misafir olmaya alışkınım yıllardır.Bir yandan, zaten sevdiklerinin başına bir şeyler gelmesinden deli gibi korkan ben, yeni endişeler ve korkular geliştirme rekorları kırıyorum.Bir yandan da hayalden hayale koşuyorum. Birlikte çıkacağımız tatilleri, üniversitede yanımda okumasını (demek ki yine farklı bir şehirde olacağım:)falan hayal ederken yakalıyorum kendimi. 2 teyzeye sahip olduğu için, hayallerime ortak koşan da var. Kardeşimle onun dahil olduğu tatil planlarını kendi adımıza ayrı ayrı yaptığımızı fark ediyoruz.Hayali bile güzel geliyor. 

Teyze olmak ne acayip bir şeymiş!



EN SEVDİĞİM TOPLUMSAL ROL: TEYZELİK

Yeğenim (minnoşumuz), 2 gün sonra tam 1.5 yaşında olacak. Bir yandan Çocuk Bayramı, bir yandan da buçuklu doğum günü için geçen Cuma ona bir kart attım. Geçen yıl da 6 aylıkken kart atmıştım yıllar sonraya anı kalsın diye.İlk çocuk olduğumdan mıdır nedir, ilk kitabını ben alayım, onun ağzından ailenin kadınlarına ilk ben Anneler Günü kartı yazayım gibi telaşlarım var. Hep bir özel an, anı biriktirme telaşı!

Yakaladığım her fırsatta yuvama dönmeye, netten görüşmeye çalışsam da yeğenimden uzakta olmak, onun gelişim evrelerine seyrek aralıklarla tanıklık etmek inanılmaz bir vicdan azabı yaşamama neden oluyor. Doktora uğruna, tez danışmanımla daha rahat görüşeyim diye biraz daha uzakta kalmak zor geliyor. Yıllar sonra, "kesin dönüş"ten bahsetmeye başlamış durumdayım bu yüzden. Oysa ben, her fırsatta koşarak gitmeye alıştığım şehre yerleşmeyip misafir olmaya alışkınım yıllardır.Bir yandan, zaten sevdiklerinin başına bir şeyler gelmesinden deli gibi korkan ben, yeni endişeler ve korkular geliştirme rekorları kırıyorum.Bir yandan da hayalden hayale koşuyorum. Birlikte çıkacağımız tatilleri, üniversitede yanımda okumasını (demek ki yine farklı bir şehirde olacağım:)falan hayal ederken yakalıyorum kendimi. 2 teyzeye sahip olduğu için, hayallerime ortak koşan da var. Kardeşimle onun dahil olduğu tatil planlarını kendi adımıza ayrı ayrı yaptığımızı fark ediyoruz.Hayali bile güzel geliyor. 

Teyze olmak ne acayip bir şeymiş!



14 Şubat 2014 Cuma

YOLCULUK VE DEĞİŞEN RUH HALİM

Yolcu olma hallerim değişkendir benim. Gitmek istediğim bir yere, özlediklerimin ve sevdiklerimin yanına gidiyorsam pamuk şekeri kıvamında biri oluveriyorum ya da kendimi öyle hafif hissediyorum. Gerçi, pamuk şekerin içine bile keyif verici maddeler koyup okul önlerinde sattıklarını duyduğum günden beri, pamuk şekerinden bile çekinir oldum o ayrı! Neyse konuyu dağıtmayayım, isteğe bağlı yolculuklarımda, yanımdaki yolcunun gereksiz sohbet girişimlerine bile tahammül gösterir, sorularını kısa cevaplarla geçiştirmemeye çalışırım. Yol boyunca, kitap okumak da yolculuğun artılarından olur, yanıma kar kalır. 
Aynı ben, zorunluluktan yola çıkmışsam yanımdaki yolcunun fazladan kapladığı her santimin hesabını yapar, bana bulaşmasın diye cama bakar, kesik kesik cevaplar veririm. Yolculuk bitmek bilmez, uzadıkça uzar. Aynı yoldan geçen dönüş arabalarına imrenen gözlerle bakarım. Vasıta ve yolcu aynı olsa da, güzergah değişince ruh halim, ortama uyum sağlama eşiğim birden değişiveriyor. Alerjik bünyem bile daha fazla tepki veriyor farklı güzergahlara. Öksürme ve hapşırma nöbetlerim nüksediyor, klima sanki bir başka üfürüyor. Sözün özü, değişken ruh halinden muzdarip terzi, kendi söküğünü dikemiyor. Hayata farklı bir pencereden bakıyor ayrı güzergahlarda.


YOLCULUK VE DEĞİŞEN RUH HALİM

Yolcu olma hallerim değişkendir benim. Gitmek istediğim bir yere, özlediklerimin ve sevdiklerimin yanına gidiyorsam pamuk şekeri kıvamında biri oluveriyorum ya da kendimi öyle hafif hissediyorum. Gerçi, pamuk şekerin içine bile keyif verici maddeler koyup okul önlerinde sattıklarını duyduğum günden beri, pamuk şekerinden bile çekinir oldum o ayrı! Neyse konuyu dağıtmayayım, isteğe bağlı yolculuklarımda, yanımdaki yolcunun gereksiz sohbet girişimlerine bile tahammül gösterir, sorularını kısa cevaplarla geçiştirmemeye çalışırım. Yol boyunca, kitap okumak da yolculuğun artılarından olur, yanıma kar kalır. 
Aynı ben, zorunluluktan yola çıkmışsam yanımdaki yolcunun fazladan kapladığı her santimin hesabını yapar, bana bulaşmasın diye cama bakar, kesik kesik cevaplar veririm. Yolculuk bitmek bilmez, uzadıkça uzar. Aynı yoldan geçen dönüş arabalarına imrenen gözlerle bakarım. Vasıta ve yolcu aynı olsa da, güzergah değişince ruh halim, ortama uyum sağlama eşiğim birden değişiveriyor. Alerjik bünyem bile daha fazla tepki veriyor farklı güzergahlara. Öksürme ve hapşırma nöbetlerim nüksediyor, klima sanki bir başka üfürüyor. Sözün özü, değişken ruh halinden muzdarip terzi, kendi söküğünü dikemiyor. Hayata farklı bir pencereden bakıyor ayrı güzergahlarda.


11 Şubat 2014 Salı

KİTAPLAR, FİLMLER, DİZİLER


Yaygın okuma alışkanlığı olan bir millet olmadığımız aşikar. Yayınlanan istatistiklere  göre, durumumuz dünya standartlarına göre pek de parlak değil. Okur-yazar oranımız artsa da, zorunu eğitim adı altında bir sürü insana zorla diploma verilse de (İstemese de, çalışmasa da bir sürü insan Öğretmenler Kurulu kararları, çıkan aflar, telafi sınavları gibi unsurlar sayesinde diplomasını elinde buluyor!); iş kitap okumaya gelince durum vahim.


"Boş zamanlarında ne yaparsın?" sorusuna verdiğimiz cevaplar arasında kitap okumanın olması, bu işin boş değil dolu zaman işi olduğunu idrak edememiş olmamız belki de sebeplerden biri. Günlük rutin işlerimizden biri olarak saysak okumayı belki de listelerde bu kadar geriye düşmeyeceğiz. Belki de, bir Türk'ü kumsalda bile başka uluslardan ayırt edici bir özellik kabul edilmeyecek kitapsız olması. 

Okumamaya bahaneler uydurmaya da çalışmasak, örneğin "Ben zaten bu kitabın filmini, dizisini izlemiştim" demesek, o filmlerin, dizilerin yönetmenlerin, senaristlerin, oyuncuların yorumu olduğunu, bizim kendi kafamızda kurabileceğimiz film gösterimlerinin bambaşka olabileceğini idrak edebilsek ne güzel olacak! 

Ben kitabını okuduğum, hiçbir filmde ya da dizide kitabın keyfini bulamadım. Kızım Olmadan Asla, ilk hayal kırıklığımdı belki bu konuda. Kitabı bitirdiğim gece, filmi televizyonda yayınlanmıştı ve kitapta hiç öyle bir ifade yokken, Türkiye, Arapça tabelaların olduğu bir ülke olarak yer almaktaydı filmde. Sadece, filmi izleyip yorum yapmaya kalksam bambaşka cümleler kurabilecekken kitabı okumuş olmamla durum değişti. Yine, Açlık Oyunları gibi bir kitaptan doğan film de, kitabın devasa hayal gücünü ucundan azıcık zorlayabiliyordu, aynı Harry Potter serileri gibi. Sayfaların sınırsızlığı, filmin dakikalarına sığmaya çalışınca hep bir sığlık, güdük kalma durumu oluyor kısaca.

Televizyonlarda da,  kitap uyarlamalarından oluşan bir sürü dizi çoğaldı son bir kaç senedir. Bu da, kolaycılığımıza yağ sürdü. Zaten diziyi izliyorsa, kitabına bulaşmaktan imtina etti bu dizilerin izleyicileri. Bir arkadaşımın başına gelen " Hocam, Yaprak Dökümü'nün kitabı çıkmış, duydunuz mu?" durumu da, okur- yazar olamama halimize imzasını atmış oldu.


KİTAPLAR, FİLMLER, DİZİLER


Yaygın okuma alışkanlığı olan bir millet olmadığımız aşikar. Yayınlanan istatistiklere  göre, durumumuz dünya standartlarına göre pek de parlak değil. Okur-yazar oranımız artsa da, zorunu eğitim adı altında bir sürü insana zorla diploma verilse de (İstemese de, çalışmasa da bir sürü insan Öğretmenler Kurulu kararları, çıkan aflar, telafi sınavları gibi unsurlar sayesinde diplomasını elinde buluyor!); iş kitap okumaya gelince durum vahim.


"Boş zamanlarında ne yaparsın?" sorusuna verdiğimiz cevaplar arasında kitap okumanın olması, bu işin boş değil dolu zaman işi olduğunu idrak edememiş olmamız belki de sebeplerden biri. Günlük rutin işlerimizden biri olarak saysak okumayı belki de listelerde bu kadar geriye düşmeyeceğiz. Belki de, bir Türk'ü kumsalda bile başka uluslardan ayırt edici bir özellik kabul edilmeyecek kitapsız olması. 

Okumamaya bahaneler uydurmaya da çalışmasak, örneğin "Ben zaten bu kitabın filmini, dizisini izlemiştim" demesek, o filmlerin, dizilerin yönetmenlerin, senaristlerin, oyuncuların yorumu olduğunu, bizim kendi kafamızda kurabileceğimiz film gösterimlerinin bambaşka olabileceğini idrak edebilsek ne güzel olacak! 

Ben kitabını okuduğum, hiçbir filmde ya da dizide kitabın keyfini bulamadım. Kızım Olmadan Asla, ilk hayal kırıklığımdı belki bu konuda. Kitabı bitirdiğim gece, filmi televizyonda yayınlanmıştı ve kitapta hiç öyle bir ifade yokken, Türkiye, Arapça tabelaların olduğu bir ülke olarak yer almaktaydı filmde. Sadece, filmi izleyip yorum yapmaya kalksam bambaşka cümleler kurabilecekken kitabı okumuş olmamla durum değişti. Yine, Açlık Oyunları gibi bir kitaptan doğan film de, kitabın devasa hayal gücünü ucundan azıcık zorlayabiliyordu, aynı Harry Potter serileri gibi. Sayfaların sınırsızlığı, filmin dakikalarına sığmaya çalışınca hep bir sığlık, güdük kalma durumu oluyor kısaca.

Televizyonlarda da,  kitap uyarlamalarından oluşan bir sürü dizi çoğaldı son bir kaç senedir. Bu da, kolaycılığımıza yağ sürdü. Zaten diziyi izliyorsa, kitabına bulaşmaktan imtina etti bu dizilerin izleyicileri. Bir arkadaşımın başına gelen " Hocam, Yaprak Dökümü'nün kitabı çıkmış, duydunuz mu?" durumu da, okur- yazar olamama halimize imzasını atmış oldu.


2 Şubat 2014 Pazar

TATİL DEYİNCE

Tatil denince aklına deniz, kum, güneş üçlüsü gelenlerden değilim. Denize sahip şanslı şehirlerden birinde doğup büyümüş biri olarak denizin varlığına, kokusuna özlem duyarım, ulaşım yolu olarak çok severim ama saatlerce tuza, kuma bulanıp vakit geçirme mantığını bunca yıllık ömrümde benimseyemedim (Çok da sayılmaz ama:)


Şu aralar okullar kapandı ya, bir mola verme şansı oldu. Gelip geçen Milli Eğitim Bakanları, eğitimle ilgisi olan olmayan herkesin iddia ettiği gibi öyle 3-5 ay tatil yapmıyor öğretmenler. Bütün dönem, insana maruz kalmanın  daha doğrusu kafa yorgunluğu için tatilin süresi değil niteliği önemli zaten. Makine ile uğraşmak daha az yorucudur tahminim. Bir de, eş zamanlı öğrenci olunca tatil daha da anlamlı geliyor bünyeme. 

Kıssadan hisse, haftasonu sınav görevleri nedeniyle zaten kısalmış olan tatilin bitmesine az kaldı. Tezle ilgili okuyup yazmam gerekenleri dert etmesem, geç yatıp geç kalkmak, ailemle zaman geçirmek, istemezsem evden çıkmamak, istiflediğim kitaplarıma dalmak, yeni keşfettiğim Kelimelik oyununu oynamak dünyalara bedel:)))


FOTOĞRAFLAR, Zonguldak'tan.

TATİL DEYİNCE

Tatil denince aklına deniz, kum, güneş üçlüsü gelenlerden değilim. Denize sahip şanslı şehirlerden birinde doğup büyümüş biri olarak denizin varlığına, kokusuna özlem duyarım, ulaşım yolu olarak çok severim ama saatlerce tuza, kuma bulanıp vakit geçirme mantığını bunca yıllık ömrümde benimseyemedim (Çok da sayılmaz ama:)


Şu aralar okullar kapandı ya, bir mola verme şansı oldu. Gelip geçen Milli Eğitim Bakanları, eğitimle ilgisi olan olmayan herkesin iddia ettiği gibi öyle 3-5 ay tatil yapmıyor öğretmenler. Bütün dönem, insana maruz kalmanın  daha doğrusu kafa yorgunluğu için tatilin süresi değil niteliği önemli zaten. Makine ile uğraşmak daha az yorucudur tahminim. Bir de, eş zamanlı öğrenci olunca tatil daha da anlamlı geliyor bünyeme. 

Kıssadan hisse, haftasonu sınav görevleri nedeniyle zaten kısalmış olan tatilin bitmesine az kaldı. Tezle ilgili okuyup yazmam gerekenleri dert etmesem, geç yatıp geç kalkmak, ailemle zaman geçirmek, istemezsem evden çıkmamak, istiflediğim kitaplarıma dalmak, yeni keşfettiğim Kelimelik oyununu oynamak dünyalara bedel:)))


FOTOĞRAFLAR, Zonguldak'tan.