22 Eylül 2017 Cuma

YENİ CUMHURBAŞKANI ADAYINIZ BENİM :)

Eylül geldi de geçiyor, hangi ara seminerler bitti, okul açıldı anlamadım bu yıl.
Seminerin ilk haftası, tam güne geçmeye adapteyle geçti. İkinci hafta pazartesi yeni müfredata ilgili bir seminer vardı. Bize yeni müfredatı sadece biri sunum yapan diğerleri oturan 4 kişi anlattı sözde. Abartısız yarım saat sürdü maksimum ve neyin değiştiği ile ilgili slaytlar atlandı, okunmadı bile. Sonra bir whatsapp grubu kurup bilgi paylaşımı yapılacağı söylendi, gecenin köründe bile abuk subuk kişisel paylaşımlar yapılınca ondan da çıktım dayanamayıp zaten :)

Sonra, aynı gün öğleden sonra müdürün haber vermeyi unuttuğu bir toplantım daha varmış. Okulda branşta tek olunca doğal olarak yılda 3 kez toplandığımız okul zümre başkanları toplantısına katılıyorum rutin. Yazın başından beri içimde bir his, bu yıl ilçe zümre başkanı olmaktan kurtulamayacağımı söylüyordu, gelenler arasından kura çekilirken yanımdaki öğretmene bunu söyledim. Aynı anda zınkkk kurada adım çıktı! Şom ağılının dramı,bölüm 1!

Yetmedi, 3 gün sonra onun da toplantısı vardı. 3 ilçeden katılan görev aşkıyla yanan 3 satirik katılmıştık toplantıya. Diğer 5 ilçenin temsilcileri yoktu. Başımızda sınıf öğretmenliğinden alan değişikliğiyle İngilizce öğretmeni olmuş bir eğitim yöneticisi, elinde ne isim listesi var ne de herhangi bir bilgisi, ona da ayrı bir kıl olduk, torpilin böylesine lanet okuduk, 3 mağdur kaynaştık falan. Gelmeyenlerden kura çekelim, gelen cezalandırılmısın önerilerimize kulak tıkadı, yine aramızda kura çekildi. Biri 8 aylık bebeği ve eşi kapıda bekler durumda, öteki Alzheimerlı babasını bırakıp gelmişti. " Kesin birimiz başkan, diğerimiz yardımcıyız, başkan ben olurum bu şansla!" dedim ikinciye. Zınkkkk yine çıktım kurada! Karşınızda koskoca Zonguldak İngilizce İl Zümre Başkanı duruyor:)  Bunun anlamı, her türlü angarya toplantıya katıl, bir sürü okunmayacak evrak hazırla demek! Geçen yılkiler müfredat değişikliği uğruna il dışı seminere katılmışlar, bu yıl öyle olsa bir teselli olurdu en azından.

"Eğer bu ülkede, cumhurbaşkanı falan da kurayla seçilirse kesin reis-i cumhurunuz benim, böyle biline!" geyiğiyle dolanıyorum o gün bu gündür.

3 Eylül 2017 Pazar

BALKANLAR İZLENİMLERİ- BÖLÜM 2

Blog tematik bir blog olmayınca,  gezi izlenimi arası ülke gündemi yazısı giriyor araya. Böyle çorba gibi biraz bu tarz kişisel bloglar farkındayım. Oysa anne-çocuk blogu yazsanız, "Gaz çıkardı, diş çıkardı, beni çileden çıkardı." temalı, birbiriyle alakalı bir gündeminiz olur. Bu blog da böyle, yapacak birşey yok!

İzlenimlere devam:

5- Gezdiğim her ülkede, bizim tarihi eserlerimizin çokluğu, doğal güzelliklerimiz vesaireyi kıyasladım ister istemez. Elimizdekilerin değerini bilmiyor, yeterince reklam yapmıyor, "herşey dahil" anlayışıyla elimizdekini değerlendiremiyoruz. Oysa, hızlı servis ne büyük bir değer, bunun reklamını bile yapsak yetermiş.
Belgrad Kalemegdan. "Castle" falan diye yol sormayın sakin, anlaşılmıyor.


6- Avrupa Birliği için çırpınan, iyimser bakan pek çok insan var bu topraklarda

Üniversitede Zeynep Göğüs bize 30 yıl sonra Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkisini nasıl gördüğümüze dair bir ütopya yazdırmıştı. O zamanlar, ne kadar iyimser değilsem yine aynı fikirdeyim. Ucuz işgücü olmamız gibi aleyhimize olacak bir sürü etken varken artıları çok yaşayamayacağız kanısındayım. Ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin rüyası AB, biz de o kulvarda değiliz hala.

Neyse, bu tezimi Belgrad'da bir dondurmacı doğruladı. Israrla euro ile alışveriş yapmak istedi bir arkadaşım. Diğer arkadaşım da, neden kabul etmedikllerini sorunca adam patladı: " Euro kullanmak istiyorsanız Kosova'ya gidin. Burası Sırbistan. Biz Avrupa Birliği'ne girmek istemiyoruz." dedi.
Orijinal Arnavut kaldırımları. Gece İşkodra'da gezerken çekmiştim. Bizde başta Taksim olmak üzere yok edildikleri için fotoğraflamak anlamlı geldi.

Rehberin daha önce anlattıklarına dayanarak, az maaşla AB ülkesi olanların İtalya, Almanya gibi zengin ülkelerin araba çöplüğü, ucuz iş gücü olduğu, genç nüfusun bu ülkelere  göçüp yaşam mücadelesi verdiği bir ortam Balkanlar. Adamın patlaması da, durumu özetledi aslında.


7- Üstteki maddeden bağımsız ve çok alakasız olarak tuvaletlere değineyim. Taharet musluğu Batı için bir gerçek değil haliyle.  Bunu bilerek temkinli davranırsanız, tüm tur otobüsleri yolcularıyla bırlıkte uzun kuyruklara girerseniz sorun yok ya da sabah otelde- akşam otelde, oh mis! Sağlıklı değil belki ama konforlu!

Şimdi bu mide burkan maddede bırakıyorum konuyu. Hazmetsin biraz :)

31 Ağustos 2017 Perşembe

DÜNKÜ YAZIDAN SONRA...

Dünkü yazıda. tek taraflı yorum yapan, gıyabında ahkam kesip teşhis koyan uzmanları (!) eleştirmiştim. Üstüne bu basın açıklaması cuk oturdu, içim ferahladı.

İşte o basın açıklaması:



29 Ağustos 2017 Salı

VATAN ŞAŞMAZ OLAYI VE TEK.TARAFLILIK

Şu son olay yani Vatan Şaşmaz cinayeti, sunucu Murat Başoğlu'nun yeğeni ile yaşadığı ensest ilişkiyi unutturdu son 3 gündür. 43 yaşında bir adamın genç denebilecek yaşta vurularak öldürülmesi, üstelik eşinin hamile olduğu iddialarıyla çok vahim. Olayda, bana asıl vahim gelen ise uzman olduğunu iddia eden uzmanlık eğitimi olmayan her psikoloğun ekranlarda ahkam kesmesi, katıl zanlısı Filiz Aker'e OKB (Takıntılı- saplantılı) teşhisi koyması.

Sosyal psikolojide "güzel" olanı masum bulma eğilimimiz var tamam. Bir de, erkek egemen toplumda, kadının davetkar ve talepkar olduğu, masum yüzlü Vatan'ın asla karısını aldatmayacağı genel ve geçer doğru olarak her mecrada kabul görmüş havası var.

Günlerdir izliyorum haber ve yorumları. Her iki ailenin de iddiaları, polis raporları vs. Her bir detay incelenmeden, telefon kayıtları ortaya çıkmadan masum ve suçlu ayrımı yapılmış, karara varılmış çoğu mecrada.

İntihar girişimi, cinayet söylemleri olan silahlara meraklı ve sonuçta hem başkasını, hem kendini öldüren bir kadın var ortada tamam ama zaten katil aranmıyor, ortada duruyor. Saplantılı aşık diye etiketlenen kadının, daha çocukken annesinin ağabeyi tarafından vurulduğu, gençliğinde kaçırıldığı, en yakın arkadaşı tarafından dolandırıldığı,
telefon kayıtlarında ortaya çıktığı söylenen " Paranı şimdi veremem."  ifadesi ve iddialar doğruysa  Vatan Şaşmaz'ın da kadının parasını batırdığı ve evlerini satmak zorunda kaldığı gibi normal psikolojide kalmayı zorlaştıran detaylar bir yana atılıp "saplantılı aşık" yaftası fazla acımasız ve tek taraflı geliyor bana. "Güzel görünümlü, güzel gülüşlü adamlar eşlerini aldatmaz, kadın parası yemez!" nasıl yanlı bir iddia farkında olmadan inanmak istiyoruz belki masumiyete. Oysa sağduyu, birini gömerken ötekini yüceltmekten geçmiyor! Hele ki bilim, her açıdan bakmadan tek taraflı yorumlara dayanmıyor!

28 Ağustos 2017 Pazartesi

BALKANLAR İZLENİMLERİ- BÖLÜM 1

            Kotor'daki dev gemi otel

11 Ağustos akşamı 21.30'da
İstanbul'dan başlayıp 19 Ağustos'ta yine orada biten bir Büyük Balkanlar turuna katıldım bu yaz. Öncesinde bir gün önceden kuzenime gittim, sonra da iki gece daha kaldım İstanbul'da.  Burada yurtdışı turları okullar açıkken yapılıyor maalesef, o takvim de bana uymuyor. Bir de ben büyükşehirlerde yaşarken, her tatil fırsatında ailemin yanına koştuğumdan oralardan kendi evimden tatile çıkma lüksümü de ötelemişim hep. Bu da geç bir farkındalık!

Neyse, otobüsle 8 gün dere tepe 8 ülke ne kadar gezilerse öyle gezdik Gezi yazısı olmayacak bu yazı, baştan söyleyeyim. İzlenimlerimi yazmayı seviyorum diye yazmışımdır daha önce. O halde gelsin izlenenler:
 Belgrad Moskova Otel (Einstein kalmış burada)
 Selanik Atatürk Müzesi ( Doğduğu ev, orijinal haliyle korunmamış, 2010'dan beri bu haliyle Şişli'deki müze gibi maalesef!)

1- Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ, Bosna- Hersek, Sırbistan ve Bulgaristan rotamızdı. Ekonomilerini düzeltmeye yardımcı olduğumuzdan mı yoksa komşuluk ilişkilerinin gelişmişlik derecesinden midir bilmem, en sıcak ve güleryüzlü davrananlar Yunanlılar idi. Aynı izlenimi, bir hafta sonra oralarda olan bir arkadaşım da edinmiş.

Balkan Türkleri, bu sınıflandırmanın dışında tabii. Hemen iletişim kuran, Türk lirasını kabul eden esnaf da çok.

2- Rehberin anlattığına göre Türk turistler sayesinde tembelliği ile meşhur Karadağlılar üç Türkçe kelime öğrenmişler: Yavaş, sabır ve bekle:)

Ohrid'de (Okunuşu Ohri) festival varken denk geldik ve yarim saat sipariş vermek, bilinmez bir zamana da siparişin gelmesi olasılığına karşı garson tarafından uyarıldık. 5 mekan değiştirip en son sokak satıcısına sığındık. Mostar (Bosna-Hersek) 'da bulunan Türk kafesi dışında, hep bekledik. Bizim garsonların güleryüzlü ve eli çabuk olmasına hayran kalıp bir daha. Beklemekten çatlatarak işkence edilebilecek bir milletiz biz, düşmanlarımıza duyurulur:)
İşte Mostar Köprüsü ( Yıkıldıktan sonra inşa edilen haliyle tabii!)

3- Rehber eşliğinde, hiç konuşmadan gezdiğimiz anlarda bile, yerel halkın kendi arasında bizi gösterip "Turkas" vb. İfadeleri dikkat çekiciydi.

Demek ki, Cinliler, Japonlar gibi bizi birbirimize benzeten özelliklerimiz var. Grupça içinden çıkamadık çünkü fiziksel özelliklerimiz her telden çalıyordu, olsa olsa fevri ve aceleci yanımızdır diye karar verdik sonunda.

4-Euro üzerinden maaş alanlar çok şanslı. Yeme- içme gerçekten hesaplı Balkanlar'da. Örneğin; bira, buzlu çay ve 2 büyük patates kızartması 8.20 idi Selanik'te. Denize nazır güzel bir kafede üstelik. Biz TL kazananlar habire 4'le çarpıp bunalıma girdik. Paramız, biraz daha değerli olsaydı diye söylenip durduk.

Tura, 7 sabah kahvaltısı ve 5 akşam yemekleri dahil olduğu için, daha çok keyfi yemek yedik. Öğle yemeğinde, yanımızdaki alıştırmalılar, dondurma, kahve vs. ile geçiştirip bol bol gezdim ben.Tiran'da lokantada sipariş beklerken 1.5 saat çöp olup sadece panaromik gezince ders oldu, öğle yemeğine vakit harcamadık grupla.

Birkaç da fotoğraf paylaşıp sonraya erteliyorum devamı. Görüşmek üzere:)





26 Ağustos 2017 Cumartesi

TATİL YORGUNLUĞU

Yurtdışından döneli tam 1 hafta, Istanbul'dan döneli 5 gün olmuş. Zaman nasıl geçti bilmiyorum. Hazır boyanmış ve temizlenmiş eve, hazır yemeklere falan geldim ama hala yorgunum. 3 gündür yine dışarıdaydım. Tatilin yorgunluğunu atmak için yeni bir tatil lazım denir ya, o kafadayım :)

9 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖZ ÇEKEME!

2 hafta olmuş yazmayalı, arada yazmaya başlayıp sildim, yazıp taslağa attım yarım yamalak yazıyı. Sonra oturup ahkam kesmekten vazgeçip öyle bıraktım.

Hayatın koşturmacası, tatil rehaveti, evde tadilat  yorgunluğu ve badana hazırlığı gibi işler, yurtdışına ilk çıkış hazırlıkları (geç oldu, güç olmasın!) hepsi bir arada.

Kendi rutinimde dönerken belki de sizlerin medyadan şahit olduğunuz bir olay cereyan etti dün buralarda. Kars'tan kuzeniyle çalışmaya gelen 17 yaşındaki bir genç, ötekini kurtarmaya çalışırken dalgalara kapıldı.Bugün ailesi çadır kurmuş bekliyordu. Dün tüm telaşa, bugünse koluna girilip volta artırılan ailesine tanık olduk ailecek. Bir de, film izler gibi çocuğunu da kapıp gelenlere. Kardeşim, özçekime şahit olmuş ki artık kanım dondu:(

Bazıları insan olmakta zorlanıyor, insan olan da onlarla aynı havayı solumakta zorluk çekiyor!!!


23 Temmuz 2017 Pazar

ANALİZLER

Magazin basını, kimin kiminle ne yaptığını değil de kimin hangi ruh haliyle neyi, niçin yaptığını takip etme aracı benim açımdan. İnsanı kapsayan herşey psikolojiyi de ilgilendiriyor, dolayısıyla rehberlik ve psikolojik danışma okumuş beni de.
En son Alişan, nişanlısı ile ilgili bir röportaj vermiş. Ayağına terlik getirmesini beklediği, cumhurbaşkanına söz verdiği  ve yaşı 41 olduğu için evlenmeye karar verdiği, çok seksi, cazip ve güzel kategorisine girmediği için eş olarak seçtiği gibi satır başları var röportajın. Bir grup, kadını yerin dibine soktuğu için boğazlamak istiyor Alişan'ı, bir grup ise kendinden buluyor, bağrına basıyor. Beni de zaten röportajdan çok, bu yorumlar bitiriyor:) Sosyoloji okunsa tez yazılır, doktora derecesi alınır, o derece!

Bir kısım kadın için, erkeğe terlik sunmak, ayağını yıkamak (o suyu ziyan etmeyip içmek, iyi iğrençleşmeyeyim!), erkeği hürmet edilesi bir varlık olarak girmek bir yaşam biçimi, bunu biliyoruz.

Okuyup meslek sahibi olsa da, maddi olarak eşine bağımlı olmasa da bazı kadınların mayası, eşit şartlarda devgi, saygı ve güven ilişkisine uymuyor. Bünye, erkeği hep olmazsa olmaz, o olmadan yaşanmaz, gitmemesi için hizmetten ödün verilmez bir korunmaz duruma sokuyor. Eşit bir düzlemde, mutlu ve huzurlaysa bir erkeği hayatında tutan kadından temel farkları,mizahtan öte yetiştirilme tarzı bence yani işin psikolojik boyutundan daha baskın sosyolojik yanı. Ailede kız ve erkek çocuk ayrımı yapılmamış, kızlar erkeğin yatağını, yemeğini hazırlamaya amade yetiştirilmemiş, birey olarak değerli kılınmışsa büyüdüğünde illa bir erkekle var olma derdi olmuyor kadının. Evli ya da bekar, yalnız ya da partnerli hep aynı dik duruş sağlanabiliyor o zaman, kendisine değer vermeyen karşı cinse sırt dönebilme tavrı da.

Ha sanmam ki, bu açıklamalardan sonra nişanlısı Alişan'ı terketsin. 5 yıl önce tanışmış, adam arada defalarca başkalarıyla evlenme planları yapmış, artık cumhurbaşkanına evlilik sözü verdiğinde ona denk gelmiş! O böyle baksa, evliliğe tutulacak söz diye bakan bir adama bulaşmazdı zaten!

Uzun lafın kısası, bu tarz ilişkileri  ve yaklaşımları görünce, " İyi ki kızımız olmuş!" diye büyüten, ters düştüğümüz anlarda bile sesimizi baskılamayan tüm aileme teşekkür edesim geliyor. Bugün kaybedeli tam 2 yıl oldu ama dik.duruşlu anneannem hepimizde çok etkili. O bazı açılardan bize göre daha geleneksel olsa da, ailedeki tüm kadınlar onun sayesinde dimdik!

20 Temmuz 2017 Perşembe

90LARA GÜZELLEME

Harun Kolçak'ın ölümü sonrası, YouTube'da şarkı altlarına yazılan yorumlara, ekşi sözlük yorumlarına falan baktım. Bir kısmı yani 90ları yaşamış olanlar, o zamanlarda çocuk ya da ergen olanlar "geçmişini kaybettiğini" yazmış.
Aynı kuşaktan olan ben de, o devirlerden kim vefat etse, garip bir iç burkulması hissediyorum nedense. Harun Kolçak, sesini çok beğendiğim ama şarkılarını her zaman sevmediğin bir isimdi mesela ve aynı hissi yine yaşadım. Ha Ben Sizin Babanızım diyen Barbaros Hayrettin'e birşey olsa aynı derecede burulur muyuz bilmem :)

90ların çocuk ve ergenleri, o günleri hatırlatan herşeye biraz daha duygusal yaklaşıyoruz, o dönemin naif, dertsiz ve tasasız halini özlüyoruz sanki (Çok sevmediğin ortaokul yıllarının bir kısmı denk  gelse de hissim aynı.) Sadece çocuk olduğumuz için bize tozpembe göründüğü için değil, dünyanın genel hali bugünden daha korunaklı olduğu için belki de!

15 Temmuz 2017 Cumartesi

KAYNAŞTIRMA

Bir önceki yazıma Öğrenen Anne, bizdeki kaynaştırma eğitiminin ne durumda olduğunu soran bir yorum yazmış. Hem ona bir cevap olsun bu yazı, hem de merak edenlere genel bir gözlem yazısı.

1- Bir çocuğun kaynaştırma eğitimine yani Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı"na tabi olması için, öncelikle okul rehber öğretmeni ya da  PDR mezunlarının tercih ettiği adıyla okul psikolojik danışmanı ya da öğretmen tarafından tespit edilmesi gerekiyor. Rehberlik Araştırma Merkezi ve uzman hekim yönlendirmesi ise ancak velinin ikna edilmesiyle mümkün. Yani en önemli adım: VELİNİN DURUMU KABULÜ.

2- Velilerin bir kısmının çekincesi, çocuğun etiketlenmesi ve bu raporun resmi olması nedeniyle ürküyorlar. Fiziksel engelde kabul daha kolayken, psikolojik ve zihinsel sorunlarda etiketlenme daha çok endişe yaratıyor. BEPli öğrenci gibi bir tanım var dilden dile ve çocuk dışında sınıf arkadaşları da raporlu olduğunu biliyor eğer öğretmen boşboğazsa. Özel durumun saklanması değil burada beklenen ama damgalamaktan kaçınmak gerek kanımca, bu da ince bir sınır.

3- Çocuğun muaf olmadığı derslerden - örneğin işitme engeli olan yabancı dilden muaf- o dersin öğretmeninin BEP planı denen, o çocuğun seviyesine uygun ayrı bir plan hazırlaması gerekiyor. Sınavlarda da diğer çocuklardan ayrı, onun seviyesine uygun sorular hazırlanması sürecin gereği.

4- BEP raporu olan öğrenci için ayrıca Destek Odası Eğitimi denen, sınıf dışında bireysel ya da aynı durumdaki birkaç öğrenciyle ders görebileceği sınıf açılması da mümkün. Bu, öğretmenin tasarrufunda, en azından uygulama öyle.

5- Kişisel gözlemim, daha önceki yıllarda ayrı program hazırlamak eziyetli diye kaynaştırma öğrencisine denk gelmek istemeyen öğretmen grubu, Destek Eğitim Odası % 25  fazla ek ders kazandırıyor diye sevinir durumda. Bunu bu yıl idarecilere de, öğretmenlere de söyledim dayanamayıp! Çünkü bizim okulda yarış haline geldi bir ara, het açan ötekini eleştirdi, kendisininkini gerekli buldu sadece. Ek ders zamanı da, oturup para hesapladı.

Çocuğun ekstra ve bireysel eğitim alma şansı güzel ama eğitim verecek donanımlı personel lazım. Hiçbirinizin birer günlük seminerler dışında eğitimi yok, bu ayrı bir uzmanlık alanı. MEB, Hizmetiçi Eğitim'de de kurslar açıyor ama haftalık bunlar ve sınırlı sayıda kişi alınıyor, torpil döndüğü de hep konuşuluyor.

6- Geçen yaz ve bu yaz, okulların tam güne geçmesiyle okullarında fazlalık yani norm fazlası durumuna düşen öğretmenlere Özel Eğitim Kursu açıldı her ilde. Normalde bilirsiniz 4 yıllık bölümler Özel Eğitim alanındakiler, ister üstün zekalı olsun, ister işitme engeli het biri ayrı uzmanlık gerektirir. Bu kurs ise, boş oturacak öğretmene istihdam alanı yaratmak ve alan mezunu az olduğu için yerini doldurmak amaçlı açılıyor. Bizim okulda, bir sınıf öğretmeni aldı bu eğitimi bu yaz, seneye özel eğitim sınıfı açacak mesela.

7- Öğretmenlerle ilgili yanlış bulduğum uygulamalara karşı savunmacı yazılar yazdığım kadar deli gibi eleştirel olduğumu bilirsiniz.  Bu BEP uygulaması, öğretmeni ayrı sınıf açacaksa maddi olarak ihya eden (% 25 fazlalık 13 TL gibi birşey!) gibi görülüyor bazı açgözlüler tarafından ama ortada uzman olunmayan bir eğitim sizkonusu. Bir de, 30-40 kişilik sınıflarda, kime neyin bireyselleştirilmiş eğitimi diye de gülerler adama.

Yani iyi niyetli bir çaba ama yetersiz ve aciz bence. Çocuğu kaynaştırmaya tabi tutarken sınıfın kaynamaması  nasıl sağlanacak onu düşünen yok. Ders 40 dakika ve her sınıfta bir de raporu olmadığı halde özel durumu olduğu belli bir dolu çocuk var. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi vs. tavan yapmış durumda ama ailenin gözünde çocuk çok akıllı, bu yüzden yerinde duramıyor. Özetle, kaynaşırken arada kaynamamak için çok ciddi düzenlemeler lazım sistemde.

Bunlar yaşadıklarım, gözlemlerim ve düşündüklerim. Umarım açıklayıcı olmuştur.