15 Haziran 2018 Cuma

İKİ UCU ... DEĞNEK!

Hollywood'da Harvey Weinstein ile patlak veren #METOO (BEN DE) hareketi, bizde de Talat Bulut ile başladı.

Olayı biliyorsunuzdur, kostüm asistanını öptüğü iddiaları, oynadığı dizinin aktrislerinin, film ve dizi yapımcılarının oyuncu aleyhine açıklamaları, hatta moda yarışması katılımcılarından Ezgi Baylar ve oyuncu Hande Ataizi'nin benzer taciz iddiaları...

Bir yandan da, 42 yıllık saygın bir kariyer, geçmişteki her türlü taciz olayında sosyal medyadan omurgalı tavırlar, aç kalmak pahasına Yeşilçam'daki ucuz film furyasına direnen bir aktör var ortada. Her iki tarafın beyanı dışında da bir görgü tanığı da yok olayla ilgili.

Haberi öğrendiğimden beri taciz varsa mağdurun yerinde, yoksa da iftira atılanın yerinde olmak istemezdim diye düşünüyorum ama en çok da karar mercii hakimin yerinde olmak istemezdim. Parmak izi, tükürük örneği gibi maddi kanıtların ve de görgü tanıklarının olmadığı bir olayda sadece beyan esasken, insan verdiği kararın doğruluğundan ne kadar emin olabilir ki?

Bir yandan toplum baskısı ile tacizi ifşa eden kadın çok azken, kadının beyanımı esas almak mümkün. Kız, işini kaybetmeyi göze almış, belki tipik Türk kafasına sahipse (var ya benden önce el değdi anlayışı !) nişanlısının onu yarı yolda bırakmasını da riske atmışsa, olayı doğru kabul edelim diyelim. Öte yandan da, çok vahşi, her an ad lekelemeye hazır, etik değeri olmayan kadınlar da var ve Talat Bulut'un iddia ettiği gibi reddedilmeye karşı bir çamur atma da mümkün.

Resmen iki ucu ... değnek!  Hak yemeden karar vermek ne zor!

23 Mayıs 2018 Çarşamba

ÖZE DÖNÜŞ

Bugün kendim için doktordan dönerken, aklıma yıllar önce okuduğum bir kitap geldi. " Babamla Son 84 Gün" adı. Kanserden ölen oyuncu Tanju Korel'in yaşamının son günlerini anlatıyor kitap. Ne kanseri olduğunu hatırlamak için, bizim haberi aldıktan sonra bakmıştım geçenlerde. Akciğermiş o da :( Bugün oturup hesaplayınca bizim de 1 Mart'tan bugüne 84 gün geçirdiğimizi fark edip dehşete düştüm.

Testlerle geçen ve nihayet yarın tedavisi netleştirilecek koca 84 gün diye hayıflanırken, birilerinin kalan ömrü, birilerinin sevdikleriyle son zamanları!

O zamanlar sadece biyografi ve otobiyografi okumayı sevdiğim için okuduğum bir kitaptı ve babasını kaybetmiş bir kız çocuğunun gözünden empatiyle okumuştum kitabı. Bugün tekrar okusam, durum bambaşka ama tekrarını ruhum kaldırmaz.   

Bu blogda olumsuzluklardan, hastalıktan bahsetmemek için, kendimi frenlemek de her zaman mümkün olmadığından seyrek yazmaya başladım bir süredir. Artık bu sayfaları, hastalıktan arınmış, kimi zaman kendini, çoğu zaman dünyayla, insanlarla ilgili fikirlerini şuursuzca ortalığa saçan eski haline döndürmek istiyorum.

11 Mayıs 2018 Cuma

BOŞLUĞUN ANLAMİ

Son iki aydır hayat bizim için olağan akışında sürmüyor ama bir yandan da rutin, aksayarak da olsa devam ediyor. Ankara gidişleri veya testler için izin alınan zamanlar dışında tabii.

 Benim yıllar sonra il dışından buraya gelmemin de bir anlamı varmış, uzakta olsam çıldırırdım. Bu okula kadar ya ders programım yoğundu ya da zaten doktora eşzamanlı sürüyordu. İlk defa boş günüm değil, boş günlerim var ve "ZONGULDAK yerine büyükşehirde olsam bu programla ne gezerdim." diye hayıflanıyordum şimdiye kadar. Gerçi ya toplantılar denk geldi boş günlere,  ya kış boyu astım ve alerjiden pert durumdaydım ya da yeğenimi bırakmaya kıyamadım. Yıllarca oralarda yaşarken yeşil pasaportum da yoktu, yeterli birikimim de. Herşey aynı anda olmuyor işte! Zaten konu bu da değil, şu anda çok işime geliyor boş zaman. Annem il dışındayken yeğenim bizim okulun anasınıfında olduğu için onu kendi okul çıkışı sonrası karşılama ya da okulda yardımcı abla ile bekletip beraber eve dönme şansımız oldu mesela. Annem burada dinlensin diye gitme şansım da.  Sürekli izin almak için uğraşmamak da cabası.

Çalışmak, çok kafa dağıtsa, o esnada çoğu zaman "an"a odaklanmayı sağlasa da, " boşluk" da gerekliymiş. Tatil için kullanmak da mümkün olur umarım, şu süreç sağ salim bir geçsin de! AMİN!




22 Nisan 2018 Pazar

GEÇEN 1,5 AYDA

Bir alışkanlığı edinmek ya da ondan vazgeçmek için 21 gün gerektiği söylenir ya, 28 Şubat'tan bu yana ikiye katladım o süreyi ama yazmaktan vazgeçemedim. Buraya yazmayıp kafamda yazdım, çizdim, bozdum o sürede. O yüzden, burada uzun uzun yazmayıp özet geçeceğim.

1 Mart 2018!

Babama AKCİĞER KANSERİ teşhisi kondu. Yaklaşık 55 yıllık sigara tiryakiliğine, genetik yakınlığına ve şehrin havasına rağmen o beklemiyormuş bu sonucu. Bizi de en çok bu Pollyanna tavrı örseledi zaten, doktoru  babamın tabiriyle "robot gibi" gerçeği yüzüne söylerken. Gerçi, bunca yıldır kitleyi görüp de sadece KOAH ve amfizemleri (akciğerdeki hava kabarcıkları diyebiliriz) babama söyleyen doktorları düşününce, ben bu tavrı yeğledim, bilinmeze tahammülünüm yok çünkü, bir kez daha anladım.

Neyse, bu 1,5 ayda, önce ameliyat zorlandı, solunum fonksiyonları yeterli bulunmadı, ameliyat seçeneği ortadan kalktı. Yaklaşık 20 test sonrası, şu anda hangi hücre türü olduğunu bile öğrenemediğimiz bir  dönemdeyiz. Biyopsi bile riskliydi, çünkü amfizemlerin patlama riski her işlemde karşımıza çıktı. En son ve 5. işlemden sonra, iki tür arasında ayrım yapılmasını bekler durumdayız.

Önceki yaklaşımda, konfeksiyon tarzı her hastaya ortaya karışık radyoloji ve kemoterapi yapılırken, şimdi terzi usulü yöntemler var doktorların tabirine göre. Akıllı ilaçlardan, cyberknife denen robot teknolojisine kadar. Burada her imkana ulaşmak mümkün değil ve babam da doktordan haz etmedi diye Ankara'ya git-gel durumundayız sürekli. Özelde bazı işlemleri yaptırdık ama tüm tedavi zor, o yüzden üniversite hastanesinde sürüyor süreç. Orada da, her bir işlem neredeyse 1 ayda sonuçlanıyor, para ile özel işlem yaptırıyorsun yine. Sağlık bedava ya! Şu son hücre eleme işlemi (immunohistokimyasal, böyle bir sürü Latince terim var hayatımızda!), zaten bekleme süresi olan bir işlem ve o da biterse tedavi haritası çizilebilecek nihayet!

Uzatmayacağım deyip uzattım. Bu dönemde, cidden sosyal desteğin ne kadar önemli olduğunu anladım. Tüm aile nereye koşturabildiyse koşturuyor, geniş aile de dahil. Randevu almak için bile babam olmadan dayım gitti kaç kere mesela.

Bir de, daha tedavi başlamadan, tanı süreci bile duygudan duyguya geçmeye neden oluyor. Hala ayakta ve yanımızda olmasına şükreder, korkar, evre hakkında tedirginlik duyar, birbirimize sarar, yalnız kalmayı ister, ağlar, güler, halden hale geçer durumdayız. Ben çok negatif biri olmağımı fark ettim mesela bu süreçte. Netten o kadar çok doktor yorumu ve hasta örneği okudum ki ilk zamanlar, bilmek iyi geldi ama "her hastanın ayrı bir örnek" olduğunu kabul edip vazgeçtim hasta hikayelerinden.

Yine, hepimizin işi gücü varken bunu yaşamaya bile şükreder durumdayım (izin alma sürecinde lanet edilse de!). Mesela biz daha küçükken, tek maaşla olabilirdi tüm bu süreç! Başımıza hiç gelmeyebilirdi tabii, o ayrı!

Özetle, zor bir donem bu. Daha 2011'deki filmlerde bile ufak da olsa doktorlarca görülen ve varlığı söylenmeyen kitlenin adı kondu aslında, bizim açımızdan değişen bu! Cahillik mutlulukmuş gerçekten!

28 Şubat 2018 Çarşamba

VELİ MOBBİNGİ


Dün derse girdiğimde S. ağlıyordu, ne olduğunu sorduğumda sınıf hep bir ağızdan arkadaşına küfür ve hakaret ettiğini ve o yüzden dayak yediğini söyledi. Benden önce de kapıda müdür yardımcısı sorduğunda, arkadaşının ona "böcek" dediğini söyledi ağlayarak. Sınıfı sakinleştirip, onu da yüzünü yıkaması için gönderdim, gelince hemen önümdeki sıraya oturttum.

Dersin ortasında çat kapı halası içeri girdi, ne olduğunu benden de öğrenmek istediğini söyledi, derste olduğumuzu, teneffüste konuşacağımızı söyleyip dışarı çıkardım. Çocuklar, diğer derslerde de içeri girdigini, onlara vurduğunu söylediler. Kimsenin velisinin derste içeri girmemesi gerektiğini söyleyip konuyu kapadım. Dersin sonunda kadın yine geldi, olaya şahit  olmadığımı söyleyip bildiğimi özetledim, evlere dağıldık.

Bu sabah, kadının velilerin whatsapp grubundan okulu basma planlarını, S.'yi acile götürdüklerini, gece boyunca uyutmadıklarını, kafasının şiş ve mor olduğunu paylaştığını öğrendik. Beni de, idareye onu dinlememekle şikayet etmiş. Dersi sabote ettiğini belirtmeden tabii!

İdareciler, sınıf öğretmeni ve ben, aynı olaya şahidiz ama velinin iddiasından bambaşka gerçeklere vakıf durumdayız. Ders boyunca, ne şikayet, ne sızlanma, ne de morarma vardı, çocuğun tek derdi ona böcek denmesiydi. Sınıf öğretmeni, dersi kaçırmasın diye okula göndermelerini söylemiş bugün ama gelen giden yok! Sonra arıyor, "Kusura bakmayın, bağırsakları bozulmuş." cevabını alıyor. Alıyor çünkü gelse kafada morluk olmadığı ortaya çıkacak! 

"Okul konuşmayacağız!" kararımız gümledi tabii bugünkü öğretmen buluşmamızda çünkü herkesin benzeri bir yaşantısı var ve kimse öğretmenden yana tavır almıyor bu gibi durumlarda. Medyada şiddet uygulayan öğretmen haberi çıktıkça, herkes mağdur da olabileceğimizi unutur oldu. 

Aynı aile, gün boyunca okuldan çıkmayan, kameralara kapı dinlerken yakalanan, kapıdan gönderilseler bacadan giren, daha önce de 15 Temmuz daha patlamadan 3 öğretmeni sırf yine kapı dinlerken yakaladılar ve çocuklarıyla ilgili sorun yaşadılar diye cemaatçilikle suçlayan garip bir aile. Tehlikeli ve komplocu yani! O öğretmenler, 15 Temmuz sonrası yaşasaydı bu olayı, halleri haraptı.

Hayatımda görmediğim kadar ruh hastalığı taşıyan bireyle dolu aile. Annenin delil olarak elimizde tuttuğumuz kamera kayıtları var ki evlere şenlik! Kantinde sınıfa nazır bir yerde tüm gün oturuyor, kapıya kulak dayıyor, idareci onu kameradan görüp gönderince tırsıp kantine dönüyor, dayanamayıp yine kapıya koşuyor. 

Çocuk, 3.sınıfta ve şeker hastası olmamasına rağmen öyle bir iddiaları var ve her öğlen, elleriyle besliyorlar çocuğu. Çocuk, kiminle sorun yaşarsa da, teneffüste bırakıyorlar onu. Haklarında tutanak tutulması falan da sonucu değiştirmiyor, ne de olsa Alo 147 şikayet hattı var, canının istediğinde öğretmenlere kara çalabileceği! Şu performans sisteminde velimin ve öğrencinin not vermesine takılıyoruz ya öğretmenler olarak, sebebi bu tarz mobbing işte! İlkokulda veli, üst sınıflarda öğrencinin bizzat kendisi tehdit olabiliyor çoğu zaman. Sağduyu, akıl ve psikolojik sağlıktan yoksun birilerinin karar mercii olması sıkıntı! Yoksa gerçekten objektif bir performans ölçümü mümkün olsa hassas terazi gibi, ona kimsenin lafı olmaz belki, o da yok zaten!


20 Şubat 2018 Salı

ÇARŞAMBA BULUŞMALARI

Bu dönem her çarşamba okuldan öğretmenlerle farklı mekanlarda oturup okul, öğrenci ve veli içermeyen sohbetler yapmayı planladık. Dönem başından beri de aksatmadan buluşuyoruz. Gündem ve odak, yine dönüp dolaşıp "yasaklı konular"a girse de kafa boşaltmak için iyi gidiyor. Yıllardır aynı okulda olsalar da, dışarıda hiç buluşmamış olanlar var aralarında ya da ailesi dışında birileriyle
sosyalleşmeyenler.

Bu okul, benim açımdan biraz farklı. Kendi şehrimde, ailemin yakınında, yıllarca aynı okulda çalışan öğretmenlerin arasında olmamıştım daha önce. Bu kombinasyon bir araya hiç gelmemişti. İlkokul grubu ve ortaokul aynı binada, benim kadrosunda bulunduğum ilkokul kısmının yaş ortalaması yüksek ve tek branş öğretmeni benim. Yaş meselesinden bahsetmiştim daha önce de, ilk geldiğimde ilk yılım olup olmadığını bile soran olmuştu:) 

Yaşı 30larda olan da, 40ların ortasında olan da genç yaşta evlenip çocuk sahibi olduğundan muhabbeti 60lıklardan farklı olmuyor kimi zaman. Gelin bohçası hazırlamak gibi bir konunun ortasında buluveriyorsunuz kendinizi teneffüste. O yüzden, dışarıda buluştuğum, beraber tiyatroya, alışverişe, sinemaya gidip zaman zaman eşini ve kardeşlerimi, eşlerini, annemi falan dahil ettiğimiz sohbetlere daldığımız S. oluyor. Yaştan öte, ilgi alanı meselesi aslında. Daha önce, annemle yaşıt meslektaşlarımla çok sık görüştüğüm okullarım da oldu yani.

Yine de, çalışma ortamından ayrı bir ortamda üç yıldır belki de farklı yönlerini göremediğim herkesi  tanımaya çalışmak güzel bir deneyim benim açımdan. Çalışma ortamında kuralcı iken dışarıda espritüel, domestik görünümlü ama çılgın ruhlu, ciddi duruşlu ama hafif çatlak birileri çıkabiliyor içimizden:) 

17 Şubat 2018 Cumartesi

SOYAĞACI DEDİKLERİ

Herkesin soyu İngiliz kraliyetine dayanacak beklentisi ile bir gecede çökerttiği e devlet uygulaması yine açıldı. Babam, 80lerde nüfus müdürlüklerine gidip bizzat ulaşmış baba tarafından kütük bilgilerine, o yüzden anne tarafında Arnavutluk Elbasan'dan göçmüş anneannemin babasından önceye rastlamaktı merakımızı cezbeden.

Geçen yaz, Balkanlar turuna otobüsle çıkmamın en önemli sebebiydi otobüsün duraklarından birinin Elbasan olması. Panoramik tur yaptı, indirmedi o ayrı mesele ama uçakla olsa onu da göremeyecektim. Orada iki çocuğunu bırakıp gelmek zorunda kalmış, burada yeni bir hayat kurmuş, soyadını da geldiği yer seçmiş büyük dedemizi orada doğmuş sanıyorduk. Anneannem daha çocuk yaşta onu kaybettiğinden, sözlü tarih dışında da bir belge yoktu elimizde.

Büyük dede ile ilgili bildiğimiz en net şeylerden biri de, öğretmen olmasıydı. Hangi bölümden mezın olursak olalım, kendimizi bir şekilde öğretmen olarak bulmamız da genlerin oyunu galiba:)

Neyse, büyük dedemiz Balkanlar'da ilk kaldığım yer olan Üsküp doğumlu çıktı.  Aynı sokaklarda dolaştık belki de yüzyıl arayla. Koskoca Osmanlı toprağında, bir vilayetten bir vilayete geçmek, bu yüzyılda pasaport değişikliği :)

Baba tarafından da, babamın babannesinin baba tarafının da, o zamanlar Bulgarya denen topraklardan Tırhala'dan göçtüğünü, Soma'da yerleştikleri köye aynı adı verdiklerini biliyorduk. Kayıtlar ise bir nüfus memurunun azizliğine uğramış, bizim büyük babaanne belki de hiç görmediği Turhal doğumlu ölçememişti kayıtlarda! Ailede sözlü tarih bu yüzden önemli belki de, bir de önemsiyorsanız yazılı kayıt tutmak da. Nüfus memurunun hayal gücüne mahal vermeye gerek yok durduk yere.

İnsanlar arasındaki ilişkinin niteliğinin, kan bağından çok daha önemli olduğunu savunsam da bir yandan da biyolojik varlıklarız. Genlerin temelini oluşturan her bir bireyi merak ediyor insan. Bir yandan da, sadece bir kütük bilgisi olarak kaldığımız, kendimizi ne gereksizce önemsediğimiz dank ediyor bir kez daha kayıtlardaki isim listesine bakınca:(





28 Ocak 2018 Pazar

KAMU SPOTLARI VE BİZİM ÜNLÜLER

Medyanın etkisi, genetik faktörler, psikolojik rahatsızlıklar... Sebebinin ne olduğunu bilim araştırırsın, sapkınlara/ sapkınlıklara önlem bulmak yerine onların hedef kitlelerini uyarmakla yetinen bir dönemdeyiz.
İlaçla hormon seviyesinin düşürülmesi hadım edilme olarak algılanıp insani bulunmuyor mesela bazı çevrelerce. Hatta bu uygulama yasalaşsa bile ilk vukuatta değil ikincisinde harekete geçilmesini öneren yasa koyucular bile var. Mağduru değil de mağdur edeni koruyan garip bir kafa yapısı bu. Anlamaya çalışmaktan yorulup baştan pes ettiren cinsten!

Bizde durum böyleyken, her türlü suçun ayyuka çıktığı Hindistan, uzun zamandır dünyaca ünlü yıldızları Aamir Khan ile çocukları tacizcilere karşı uyarıyor. Bizde sevgili Barış Manço'nun başarabildiği sempatik ve öğretici bir dille hem de. Video uzun zamandır medyada dolanıyor, belki denk gelmişsinizdir (Youtube'da Aamir Kan Mahremiyet yazınca, bir sürü video geliyor karşımıza).

Videoyu ilk izlediğimde de, her çocuk tacizi olayında da bizdeki ünlülerin bu işe el almadıklarını fark edip irkilmiştim. Kadına şiddet ile ilgili kamu spotları yeni yeni çıkmışken çocuklara daha sıra gelmedi demek ki! Oysa, uyuşturucu ile ilgili bile o kadar deneyimli ünlü var ki kamu spotunda kullanılacak, "Ben yaptım, siz yapmayın." diyecek, yeter ki o cesareti gösterebilsin. Eline kılıcı kalkanı alıp Kayı boyunda hüküm sürmek ve bu yolla tarih öğrettiğini sanmak, daha yeğ tutuluıyordur eminim E. Altan Düzyatan ya da adı operasyonlara geçmiş diğer ünlüler tarafından. Eli taşın altına koymak daha zir ne de olsa!

23 Ocak 2018 Salı

DOĞAYA KAÇIŞ, DOĞADAN KAÇIŞ

Buralarda bugün beklenen sulu kar dışında henüz kış yaşanmadı. Rakımı çok yüksek dağlık köyler dışında da kar gören yok Zonguldak'ta.

Böyle güneşli bir kış geçirsek de kar, soğuk, tıkalı yollar, kalkmayan uçaklar ile ilgili haberler bile hangi mevsimde olduğumu yüzüme vuruyor. Bu mevsimde daha soğuk bir yere gitmektense oturmayı, il içinde kalmayı istiyor bünyem. Bir yandan seyahat etme isteği, bir yandan 'otur sıcacık ilinde" avuntusu...

Bu ruh halindeyken, TLC'nin yayınladığı Alaska'ya, Rocky Dağları'na, bazen elektrik ve suyun da olmadığı, en yakın evin kilometrelerce uzakta olduğu yaşamların seçildiği Doğaya Kaçış gibi belgesel içerikli programlardaki insanları izliyorum aylardan beri. Modern yaşamın karmaşasından kaçıp 9 ay karın kalkmadığı bir yerden tonlarca para ödeyerek evler satın alıyor aileler.
Ulaşımları bazen kara yolu yerine deniz veya havayolu ile sağlanıyor. Alaska'da yaşamanın tek cazip yanı da bu olurdu benim için deyip her seferinde bir sıcak içecek eşliğinde, genelde de çayla, izleyebiliyorum programı.

Her bünye, daha sıcağı veya daha soğuğu, kalabalığı ya da ıssızı, daha konforlu yaşamı veya ilkeli seçmeye meyilli. Farklıyız ve böyle güzeliz.

11 Ocak 2018 Perşembe

ÇORBA BUZZZZ: ACI TATLI EKŞİ

Dün, okul sonrası Minnoş'u gezdirip eğlendirelim, sonra işten çıkışlarında anne- babasına teslim edip sinemaya gidelim planı yaptık annemle. Anne-kız ortak bir film bulmak her zaman kolay olmuyor. Buraya genelde Türk filmleri geliyor zaten, büyükşehirlerdeki kadar alternatif arasından seçim yapma şansı yok.

Annem, eski Türk filmleri alışkanlığıyla belki de, biraz dram sosu da olan, azıcık gözyaşı döktüren filmleri seçiyor. Ben, Box Office sayfasından vizyon filmlerini ve seyirci- hasılat miktarını falan takip eden, oyuncuya ve yönetmene takılan, senaryo hakkında bilgi sahibi olmamaya çalışıp filme giden biriyim. Eldeki seçenekler, annemin sevmediği Cem Yılmaz, benim daha önce izlediğim filmler falan olunca bari Acı Tatlı Ekşi'ye gidelim dedik, gitmez olaydık.

Salonda film izleme keyfi dışında insanda nasıl bir tortu bırakır bu film bilmiyorum. Sonu başından belli, Buğra Gülsoy'un bir sürü film senaryosundan araklayıp çorba yapmaya çalıştığı, filmde sürekli "soğuk" olan çorba gibi soğuk bir film. Sinir olma hariç, hiçbir duyguyu gıdıklamıyor.

Genel izleyiciye açık ama gereksiz yakın plan öpüşme ve tül perdeler altındaki sevişme sahneleri de fazla uzun. Yanımızdaki çocuk, anneanne ya da babaannesi ile gelen kız çocuk, kendi gözü yerine onunkini kapatarak çözüm buldu +7 ya da +13 duruma. Aile Arasında'ya yaş kotası varken bunda olmaması da bizim millete has çelişki! Oturup onu yeniden izleseydim, en azından tebessüm ederdim, bu onu da yapamadı.

Esas kızın hasta olması, esas çocuğun bunu bilmemesi, hasta olduğunu saklayıp sevgilisinden kaçan kız, aşçı çocuk, yazın Ege, kışın İstanbul manzaraları, ayrılık acısı, sonsuz aşk, ne kadar klişe varsa bolca boca edilmiş. Acı, tatlı, ekşi ayrımı yapılmadan parayı ve vakti ziyan eden bir çorba çıkmış ortaya.

En sinir olduğum şeylerden biri, emeği yok saymak ve bir işi karalamak ama bu kadar (ç)alıntı insanda emek verildiği hissi de bırakmıyor maalesef.