9 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖZ ÇEKEME!

2 hafta olmuş yazmayalı, arada yazmaya başlayıp sildim, yazıp taslağa attım yarım yamalak yazıyı. Sonra oturup ahkam kesmekten vazgeçip öyle bıraktım.

Hayatın koşturmacası, tatil rehaveti, evde tadilat  yorgunluğu ve badana hazırlığı gibi işler, yurtdışına ilk çıkış hazırlıkları (geç oldu, güç olmasın!) hepsi bir arada.

Kendi rutinimde dönerken belki de sizlerin medyadan şahit olduğunuz bir olay cereyan etti dün buralarda. Kars'tan kuzeniyle çalışmaya gelen 17 yaşındaki bir genç, ötekini kurtarmaya çalışırken dalgalara kapıldı.Bugün ailesi çadır kurmuş bekliyordu. Dün tüm telaşa, bugünse koluna girilip volta artırılan ailesine tanık olduk ailecek. Bir de, film izler gibi çocuğunu da kapıp gelenlere. Kardeşim, özçekime şahit olmuş ki artık kanım dondu:(

Bazıları insan olmakta zorlanıyor, insan olan da onlarla aynı havayı solumakta zorluk çekiyor!!!


23 Temmuz 2017 Pazar

ANALİZLER

Magazin basını, kimin kiminle ne yaptığını değil de kimin hangi ruh haliyle neyi, niçin yaptığını takip etme aracı benim açımdan. İnsanı kapsayan herşey psikolojiyi de ilgilendiriyor, dolayısıyla rehberlik ve psikolojik danışma okumuş beni de.
En son Alişan, nişanlısı ile ilgili bir röportaj vermiş. Ayağına terlik getirmesini beklediği, cumhurbaşkanına söz verdiği  ve yaşı 41 olduğu için evlenmeye karar verdiği, çok seksi, cazip ve güzel kategorisine girmediği için eş olarak seçtiği gibi satır başları var röportajın. Bir grup, kadını yerin dibine soktuğu için boğazlamak istiyor Alişan'ı, bir grup ise kendinden buluyor, bağrına basıyor. Beni de zaten röportajdan çok, bu yorumlar bitiriyor:) Sosyoloji okunsa tez yazılır, doktora derecesi alınır, o derece!

Bir kısım kadın için, erkeğe terlik sunmak, ayağını yıkamak (o suyu ziyan etmeyip içmek, iyi iğrençleşmeyeyim!), erkeği hürmet edilesi bir varlık olarak girmek bir yaşam biçimi, bunu biliyoruz.

Okuyup meslek sahibi olsa da, maddi olarak eşine bağımlı olmasa da bazı kadınların mayası, eşit şartlarda devgi, saygı ve güven ilişkisine uymuyor. Bünye, erkeği hep olmazsa olmaz, o olmadan yaşanmaz, gitmemesi için hizmetten ödün verilmez bir korunmaz duruma sokuyor. Eşit bir düzlemde, mutlu ve huzurlaysa bir erkeği hayatında tutan kadından temel farkları,mizahtan öte yetiştirilme tarzı bence yani işin psikolojik boyutundan daha baskın sosyolojik yanı. Ailede kız ve erkek çocuk ayrımı yapılmamış, kızlar erkeğin yatağını, yemeğini hazırlamaya amade yetiştirilmemiş, birey olarak değerli kılınmışsa büyüdüğünde illa bir erkekle var olma derdi olmuyor kadının. Evli ya da bekar, yalnız ya da partnerli hep aynı dik duruş sağlanabiliyor o zaman, kendisine değer vermeyen karşı cinse sırt dönebilme tavrı da.

Ha sanmam ki, bu açıklamalardan sonra nişanlısı Alişan'ı terketsin. 5 yıl önce tanışmış, adam arada defalarca başkalarıyla evlenme planları yapmış, artık cumhurbaşkanına evlilik sözü verdiğinde ona denk gelmiş! O böyle baksa, evliliğe tutulacak söz diye bakan bir adama bulaşmazdı zaten!

Uzun lafın kısası, bu tarz ilişkileri  ve yaklaşımları görünce, " İyi ki kızımız olmuş!" diye büyüten, ters düştüğümüz anlarda bile sesimizi baskılamayan tüm aileme teşekkür edesim geliyor. Bugün kaybedeli tam 2 yıl oldu ama dik.duruşlu anneannem hepimizde çok etkili. O bazı açılardan bize göre daha geleneksel olsa da, ailedeki tüm kadınlar onun sayesinde dimdik!

20 Temmuz 2017 Perşembe

90LARA GÜZELLEME

Harun Kolçak'ın ölümü sonrası, YouTube'da şarkı altlarına yazılan yorumlara, ekşi sözlük yorumlarına falan baktım. Bir kısmı yani 90ları yaşamış olanlar, o zamanlarda çocuk ya da ergen olanlar "geçmişini kaybettiğini" yazmış.
Aynı kuşaktan olan ben de, o devirlerden kim vefat etse, garip bir iç burkulması hissediyorum nedense. Harun Kolçak, sesini çok beğendiğim ama şarkılarını her zaman sevmediğin bir isimdi mesela ve aynı hissi yine yaşadım. Ha Ben Sizin Babanızım diyen Barbaros Hayrettin'e birşey olsa aynı derecede burulur muyuz bilmem :)

90ların çocuk ve ergenleri, o günleri hatırlatan herşeye biraz daha duygusal yaklaşıyoruz, o dönemin naif, dertsiz ve tasasız halini özlüyoruz sanki (Çok sevmediğin ortaokul yıllarının bir kısmı denk  gelse de hissim aynı.) Sadece çocuk olduğumuz için bize tozpembe göründüğü için değil, dünyanın genel hali bugünden daha korunaklı olduğu için belki de!

15 Temmuz 2017 Cumartesi

KAYNAŞTIRMA

Bir önceki yazıma Öğrenen Anne, bizdeki kaynaştırma eğitiminin ne durumda olduğunu soran bir yorum yazmış. Hem ona bir cevap olsun bu yazı, hem de merak edenlere genel bir gözlem yazısı.

1- Bir çocuğun kaynaştırma eğitimine yani Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı"na tabi olması için, öncelikle okul rehber öğretmeni ya da  PDR mezunlarının tercih ettiği adıyla okul psikolojik danışmanı ya da öğretmen tarafından tespit edilmesi gerekiyor. Rehberlik Araştırma Merkezi ve uzman hekim yönlendirmesi ise ancak velinin ikna edilmesiyle mümkün. Yani en önemli adım: VELİNİN DURUMU KABULÜ.

2- Velilerin bir kısmının çekincesi, çocuğun etiketlenmesi ve bu raporun resmi olması nedeniyle ürküyorlar. Fiziksel engelde kabul daha kolayken, psikolojik ve zihinsel sorunlarda etiketlenme daha çok endişe yaratıyor. BEPli öğrenci gibi bir tanım var dilden dile ve çocuk dışında sınıf arkadaşları da raporlu olduğunu biliyor eğer öğretmen boşboğazsa. Özel durumun saklanması değil burada beklenen ama damgalamaktan kaçınmak gerek kanımca, bu da ince bir sınır.

3- Çocuğun muaf olmadığı derslerden - örneğin işitme engeli olan yabancı dilden muaf- o dersin öğretmeninin BEP planı denen, o çocuğun seviyesine uygun ayrı bir plan hazırlaması gerekiyor. Sınavlarda da diğer çocuklardan ayrı, onun seviyesine uygun sorular hazırlanması sürecin gereği.

4- BEP raporu olan öğrenci için ayrıca Destek Odası Eğitimi denen, sınıf dışında bireysel ya da aynı durumdaki birkaç öğrenciyle ders görebileceği sınıf açılması da mümkün. Bu, öğretmenin tasarrufunda, en azından uygulama öyle.

5- Kişisel gözlemim, daha önceki yıllarda ayrı program hazırlamak eziyetli diye kaynaştırma öğrencisine denk gelmek istemeyen öğretmen grubu, Destek Eğitim Odası % 25  fazla ek ders kazandırıyor diye sevinir durumda. Bunu bu yıl idarecilere de, öğretmenlere de söyledim dayanamayıp! Çünkü bizim okulda yarış haline geldi bir ara, het açan ötekini eleştirdi, kendisininkini gerekli buldu sadece. Ek ders zamanı da, oturup para hesapladı.

Çocuğun ekstra ve bireysel eğitim alma şansı güzel ama eğitim verecek donanımlı personel lazım. Hiçbirinizin birer günlük seminerler dışında eğitimi yok, bu ayrı bir uzmanlık alanı. MEB, Hizmetiçi Eğitim'de de kurslar açıyor ama haftalık bunlar ve sınırlı sayıda kişi alınıyor, torpil döndüğü de hep konuşuluyor.

6- Geçen yaz ve bu yaz, okulların tam güne geçmesiyle okullarında fazlalık yani norm fazlası durumuna düşen öğretmenlere Özel Eğitim Kursu açıldı her ilde. Normalde bilirsiniz 4 yıllık bölümler Özel Eğitim alanındakiler, ister üstün zekalı olsun, ister işitme engeli het biri ayrı uzmanlık gerektirir. Bu kurs ise, boş oturacak öğretmene istihdam alanı yaratmak ve alan mezunu az olduğu için yerini doldurmak amaçlı açılıyor. Bizim okulda, bir sınıf öğretmeni aldı bu eğitimi bu yaz, seneye özel eğitim sınıfı açacak mesela.

7- Öğretmenlerle ilgili yanlış bulduğum uygulamalara karşı savunmacı yazılar yazdığım kadar deli gibi eleştirel olduğumu bilirsiniz.  Bu BEP uygulaması, öğretmeni ayrı sınıf açacaksa maddi olarak ihya eden (% 25 fazlalık 13 TL gibi birşey!) gibi görülüyor bazı açgözlüler tarafından ama ortada uzman olunmayan bir eğitim sizkonusu. Bir de, 30-40 kişilik sınıflarda, kime neyin bireyselleştirilmiş eğitimi diye de gülerler adama.

Yani iyi niyetli bir çaba ama yetersiz ve aciz bence. Çocuğu kaynaştırmaya tabi tutarken sınıfın kaynamaması  nasıl sağlanacak onu düşünen yok. Ders 40 dakika ve her sınıfta bir de raporu olmadığı halde özel durumu olduğu belli bir dolu çocuk var. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi vs. tavan yapmış durumda ama ailenin gözünde çocuk çok akıllı, bu yüzden yerinde duramıyor. Özetle, kaynaşırken arada kaynamamak için çok ciddi düzenlemeler lazım sistemde.

Bunlar yaşadıklarım, gözlemlerim ve düşündüklerim. Umarım açıklayıcı olmuştur.


7 Temmuz 2017 Cuma

ENGELLER

Şarkıcı Çılgın Sedat'ın (bu da nasıl bir unvansa!) engelli oğlu için " Hayvana benziyor." yorumları yapan yaratıkların olduğunu okumuş ya da izlemişsinizdir belki. Aynı günlerde haber spikeri Sonay Dikkaya'nın işini gücünü bırakıp Orlando'ya yerleştiğine dair bir röportajına denk geldim. 4 yaşında otizm tanısı almış oğluyla meraklı ve eleştirel gözlerden uzak, otizmi anlayan insanlarla yaşamanın konforundan bahsediyordu.

Engellilerin ya saklanıp evlere hapsedildiği, görmezden gelinip yok sayıldığı ya da gözlerin dikildiği, farklı olduklarını bakışlarla anlattığımız bir coğrafyadayız maalesef. Biri çok yakın olmak üzere iki engelli arkadaşım var ve bunlar derecelerle üniversiteye girmiş, akademik kariyer de yapan meslek sahibi insanlar. Buna rağmen, o dikizci bakışlar tüm başardıklarını ezip geçen delici bir bakış olabiliyor. Sanki karşısındaki bir sirk hayvanı (onların çektiği de ayrı hikaye!) ve izlenmek için bu dünyaya gelmiş sanki.

Özellikle daha önce bir yazımda bahsettiğim G. (doğuştan vücudunun bir kısmı felçli) ile bir yere gittiğimizde gözlerimle o gözleri yiyelim geliyor, yanında birşey söylesem o kırılacak diye susup kalıyorum. Görme engelli M.ile aynı tez danışmanının mağdurları ( ne zamandır bahsetmemiştim değil mi? :) olarak bir arkadaşlığımız başladı. G. ile olduğu kadar mesai harcamadık beraber ama en son Denizli' de bayağı birlikte zaman geçirdik. Yine o tanıdık bakışlara maruz kaldık. Kongrede sunu yaparken hayran bırakan bir performans ve sonrasında engelini fark edince meraklı bakışlar...

Engelli adayları olarak birlikte yaşamayı öğrenmek için bir sempozyumda dinlediğim Doç. Dr. Hande Sart'ın dediği gibi tekerlekli sandalyeye oturup empati alıştırmaları yapmak yerine engelli arkadaş edinmek mi doğru yol bilmiyorum çünkü ben ne kadar yol aldım emin değilim. Sadece çocukken evlerine misafirliğe gittiğimizde, annemin arkadaşının Down sendromlu oğlu kolonya tuttuğunda ondan ürken çocuk değilim artık!


27 Haziran 2017 Salı

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK VE TESBİH AĞACININ GÖLGESİNDE: 55 YİL ARA

Bülbülü Öldürmek romanını okudunuz mu bilmiyorum ama 55 yıl sonra devamı niteliğinde bit roman yayınlandı. Tesbih Ağacının Gölgesinde, yazarı Harper Lee'nin 2016 yılındaki ölümünden bir yıl önce çıkmış piyasaya.
Ben ilk kitabı da geçen yıl falan okudum. Kitap adından çok yazar adına bakıp okuyan okuyucu tipiyim ben. Bu aslında, yeni ve yetenekli de olabilecek yazarlara kapıyı çok da açık bırakmayan, belki de yanlış bir tutum.O yüzden geç okudum ilkini tüm popülaritesine rağmen.
Neyse, kafamda hep bir erkek imajı çizen Harper Lee, bu kadar aralıkla bir devam romanı sunmuş ya da bu kitap sonradan bulunmuş. Nette bu konuda bir muğlaklık var. Hangisi geçerli olursa olsun ilginç bir ara iki roman arasındaki. Araya 55 yıl gibi, bazılarımızın ömür süresi sığıyor. Teyzem 52 yıl yaşadı benim:(  İlkini okusa ikinciye denk gelemeyecekti yani.

23 Haziran 2017 Cuma

DUZ MEMUR

Ve seminer dönemi bitti, tatil başladı :) Hani şu 3 ay olduğu iddia edilen tatil.

Seminer döneminde, öğrenci yok, evrak işleri var ya düz memurluk ne demek anlıyoruz. Düz memur, öğretmen, doktor gibi bir yamuk (!) bir unvanı olmayan sayın kişi :) Tabir bana ait değil, genel tanım memur yerine düz memur çünkü biz de memuruz, devlette çalışan mimar da.
Düz memur demişken...Önünde saatler ve evraklar var, o gün içinde bitmesi şartsa esnek tarife. Ya bitirir rahatlar, ya erteler telefonda lak lak, çay molası, örgü ile geçirirsin. Bizde 10 gün olunca süre hep bir meşguliyet vardı, sıkılmaya zaman kalmadı, kalanında da kitap ya da sohbetle geçti zaman.

İşte o kalan  zanan bana dokundu. Yapılacak iş yok ama kaytarmış gibi hissettim o anlarda. Bol bol okudum ama okuduğum kendime. Torununa patik ören emekliliği gelmiş falanca teyze hissi. Velhasıl kelam, tüm serzenişlerime ve yorgunluğa rağmen öğrenci yoksa okul okul değil, 40 dakika gırtlak patlatmıyorsan mesai gereksiz. Kolay ve acısız ama gereksiz. Bir de, düz memuriyetin rutini bana göre değil, o kadar boşluk bünyeye zarar. Aralarında işini hakkıyla yapana (çok rastlamasak da!) kolay gelsin.

19 Haziran 2017 Pazartesi

YETERLİLİK DEMİŞKEN

Öğretmen strateji belgesi Resmi Gazete'de yayınlandı, haklı olarak tartışmalar başladı. Veli ve öğrenci tarafından notlandırılmak, 4 yılda bir sınava tabi olmak gibi durumlar doğacak eğer yürürlüğe girerse. Ülkede her meslek erbabı yeterli, bir tek öğretmen yetersiz çünkü! Tüm gün ceylan derili koltuklarında uyuyan milletvekili, hastanın suratına bakmayan doktor, oyun oynayan memur... Hepsinden çok memnunuz çünkü!

Neyse iki haftadır MEB, zorunlu olarak izlenmesini buyurduğu yayınlarla ikna turlarında. Sürekli donan akıllı tahtadan izleyip yorum ve geyik konusu yapılıyor haliyle. Öğretmenin teknolojiyi kullanmama durumunu eleştirirken görüntü dondu. Öğretmenlerden biri eski usul tv tokatlama işlemiyle ekranı eski haline döndürdü:) Müsteşar da nasibini aldı tokattan tabii.

"Öğretmenler seminerde ne yapıyor? Boş boş oturuyor mu?" diye merak eden diğer mesleklerin çalışkan üyelerine duyurulur. Evrak işlerinden vakit bulunca böyle geçiyor günler...

15 Haziran 2017 Perşembe

FUŞYA

Nur topu gibi bir gündemimiz oldu. Aslında, sapık adamlar ve dangoz kural koyucular yüzünden hiç eskimeyen, eskitilmeyen bir gündem! Kadını tecrit eden "pembe vagon" kafası var ya, işte o!

Üzerinde o kadar çok kalem oynatıldı, o kadar çok konuşuldu ki yeni bir şey söylemek mümkün mü emin değilim. Benzer olaylarda kadın dernekleri, kadın hukukçular, gazeteciler, vs.den çok erkeklerin sesi çıktığında durumun iyiye gideceğine inanıyorum sadece. Bizi erkekler kötüsün değil kast ettiğim, aralarındaki sapkınlarla bir tutulmaktan rahatsız olup ses çıkarmaları dilediğim.

Bir de Mor Çatı falan hariç, kadın denince hep pembeye vurgu yapılmasına da itirazım var. Fuşya dışında (o da sınırlı!) dışında pembeyle hiç barışık olmadım, benim gibiler de vardır eminim. Hala erkeği mavi, kadını pembe diye sinjflandiran, bu derece keskin ayrıştıran kafa hangi ara ve ne şekilde bizleri birleştirecek ki? Bir arada yaşama adabını öğrenmek için, farklılıkların eşitsizlik olmadığını öğretmek gerekiyor insanlara. Aksi takdirde, pembe vagona toz pembe hayallerini de alıp şiddetin her türlüsüyle harap olmuş bir kitle yığılacak, şiddetleri " mavi vagon"larına da taşıp insanlığı yok edecek!


8 Haziran 2017 Perşembe

ORTAMIZ YOK!

Malum not verme mevsimi geldi de geçti. Kurul toplantısına kadar sağlam sinirlerle kalmış, herhangi bir sınıf öğretmenine, veliye falan kafa göz dalmamış olarak bugünlere gelebilmenin haklı gururunu taşıyorum an itibariyle :)
Notların verildiği e- okul sistemi geçen hafta veliye kapalıydı, karnenin bir anlamı olacak ve sürprizini bizim zamanımızdaki gibi koruyacak diye sevinmiştik okulda. Karneler eskiden olduğu gibi resmi belge değil artık ve tüm öğrenci ve veliler zaten ne ile karşılaşacaklarını biliyorlar e- okul yüzünden. Standart bir sınıf öğretmeni ve veli de ilk olarak branş öğretmeninin verdiği nota takılıyor haliyle. Sınıf öğretmeni, her çocuk geçer not alana kadar sınav tekrarı yapıp bol keseden not dağıttığı, tüm öğrencilerinin takdire layık olduğuna safça inandığı, tüm yıl dert yanıp otizm tanısını kendi kendine koyduğu ve hatta bir kaynaştırma raporu almak için çırpındığı okuma-yazma bilmeyen çocuğun bile yabancı dile yabancı kalmayacağına "hakim önünde şahitliği geçmeyen sınıfçı kafası"yla inanabildiği için şoke olmuş durumda ( Okul öncesi öğretmenleri ve sınıf öğretmenleri ile ilgili böyle bir kanı var, şehir efsanesi mi gerçek mi bilen yok ama çocuk gibi düşünüp öyle davranmaları nedeniyle mahkemede şahit olamayacakları yaygın bir kanı). Veli ise, tüm yıl boyunca çantasını taşıdığı, ders programını yaptığı, okulda tüm dersler bitene kadar beklediği (Abartmıyorum, oturup tüm gün, gün yapar gibi yiyip içip sohbetle bekliyor bazıları okulda), ödevlerini yapıp yapmadığına bakmadığı, defter boş mu dolu mu bilmediği cin gibi akıllı (!) yavrusunun nasıl olup da sınıf öğretmeninin verdiği harika notları İngilizce'den alamadığını görüp dehşete düşüyor.
Şimdi sınıf öğretmeni ve veli için Facebook durum güncellemesi yaptığıma göre, geldik "Ne düşünüyorsun Kalem Nasırı?" kısmına. Geçen yıl, "Kimsenin notuna karışmıyorum, kimse de bana karışmasın!" propogandam kafası çalışan ve sağduyu sahibi tümü üstünde etkili olmuş görünüyor. Kendi aralarındaki muhabbetlerde "İngilizce farklı bir ders, dile yetenek de lazım." gibi konuşmalara da şahit oldum ya, daha ne olsun! İdare de, sınıf öğretmenlerinin şişirme notlarının altı çizildiğinde onaylıyor, çocuklara ders içi katılım notunu cömertçe verdigimi bile düşünüyor. Çocuğu istekli ve ilgili veli de notlara ses çıkarmıyor. Bir de bu yıl, Din K.ve A.B. dersinde de durum İngilizce'deki gibi olunca branş öğretmeni farkını ayırt edebiliyor. Bahsettiğim fark, çocuğu ders özelinde, yazılı sınavlar kadar ders içi durumu dışında değerlendirme. Yani bir sınıf öğretmeni, bir dersi vasat olsa da diğer derslerin hatrına o ders notuna kıyak geçse de bizde durum öyle olmuyor, aslında olamıyor da çünkü zaten tek dersin öğretmeniyiz ve bütünü kurtarma saplantımız yok.

Fazla uzun oldu farkındayım, branş ve sınıf öğretmeni ayrımı da herkese genellenemez ama tüm bu hengamenin asıl sebebinin not baremi oldugunu düşünüyorum. Bilmeyenler için, bizdeki not sistemi 4. sınıfa kadar Geliştirilmeli, İyi ve Çok iyi şeklinde bir sınıflandırma. Derste varlık gösterememiş bir çocuğa "İyi" verdiğinizde, işlerin yolunda olduğu anlamı çıkıyor haliyle. " Geliştirilmeli" ise, çocuğun hem başarısız, hem de ilgisiz, sınıf içi düzeni bozan, verilen görevleri yapmayan biri olduğu izlenimi veriyor. Veli eğer çok cahilse, onun için notlar davranıştan daha değerliyse"İyi"yi gerçek sanıp ipleri boşluyor her anlamda. Oysa, " Orta" diye bir not olsa bizim zamanımızdaki gibi, gerçekten düzgün bir değerlendirme mümkün olacak herkes için. O yüzden "Orta"mız olmayınca ortamız olamıyor tepkilerde de!