16 Ekim 2017 Pazartesi

ANAOKULU TRAVMASI

Uzun uzun yazıp taslakta bıraktığım bir yazıda, Minnoş'un geçen yıl toplamda okul deneyimini anlattım, yaşarken de yazarken de içim kıyıldığı için orada öylece bıraktım. Benimle defalarca okulda derse girip mutlu mutlu eve dönen, anne- babasının okuluna keyifle ziyarete giden çocuk, 6 günde okulun/ okulların civarından geçmez hale gelmişti.

Minnoş, olumsuz deneyimleri ile ilgili çok ketum bir çocuk. Resmen yaratıcı drama, oyun ne varsa devreye sokup ağzından laf alarak ilk gün sınıfta ağlamayan tek çocukken nasıl anne- babasından ağlama krizleriyle ayrılamayan, bizden kendi evine gitmek istemeyen (çünkü bizde kalınca okula gitmiyordu) bir çocuk haline döndü öğrendik. 

Geçen yıl Ekim'den bu Eylül'e kadar güven kazanması,okulu sevimli kılma, kaygısını azaltma kısacası korkutan öğretmenin travmalarını onarma çabasıyla geçti. O 6 günde, geceleri kabuslar, yemek yiyememe nedeniyle kilo verme (kardeşim de üzüntüden aynı durundaydı), hastanelik olmasına varan bir dizi olumsuzluk yaşadık. Ev, Milli Eğitim Şura Salonu gibi öğretmen kaynıyor ama birimiz gidip öğretmenle  konuşamıyoruz. Anne-babayla aynı okuldaki çocuğu kapıdan burnunu uzatıp göremiyorlar. Sadece kural ve müfredat önemli çünkü. Disipliniyle övünen bir öğretmen de bazı veliler için aynı derecede önemli. Bizim aradığımız, azıcık çocuk görsün, sosyalleşsin, toplum içinde uyumlu bir birey gibi davransından öteye gitmiyordu oysa. Bu yüzden 6 gün sürdü macera, okul hayatı bitti, kendi  deyimiyle "Anneanne Okulu" na döndü :) 

Arada anne- babasının okulunda öğretmenini görüp korktu, okula adım atmaktan kaçındı ve en son anaokulu binası yanınca resmen sevindi çocuk. Gözle görülür bir sevinç, bir daha gitmeyeceğine  dair inancı pekişti. 

Bu yıl, benim okulumda tüm bunlardan haberi olan, sevecen ve katı kuralları olmayan bir öğretmeni var.  Henüz 4 olmamışken tam gün okul ve öğretmenin kuralcı tutumu onu zorlamışken, 5e ramak kala çok çabuk adapte olduğu bir okulu oldu. 

Hayattaki en büyük şanslardan birinin küçükken iyi bir öğretmene sahip olmak olduğu söylenir ya, gerçekten şans. Birilerinin aynı kabusu yaşamasına neden olmadığımı, şanssızlık olarak anılmamak istediğimi biliyorum bir kez daha.  

5 Ekim 2017 Perşembe

OKUL SERVİSLERİ

Geçen yazdan beri okul servisleri ile ilgili bir sürü vukuat okuduk, izledik.  Ev ve okul arasındaki dik.yokuşa, özellikle akşam saatlerinde bacalardan çıkan duman da eklenince geçen yıl ben de okul servisine para karşılığı yazılmıştım, evin önünden okula gidiş geliş, servis yolu uzatmasına rağmen rahattı. Tekli koltuk da konforlu.

Geçen yıldan beri, rahat koltuğumda  oturturken servis şoförüne ve rehber personel olan eşine koltukların kolçağının olmadığını, iki kişilik yere üçer kişi oturtuklarını ve emniyet kemeri tanımadıklarını falan defalarca dile getirdim. Bir öğretmen de yıllarca gidip geliyordu ve servisle kişisel ilişkileri baskındı, çok da ses çıkarmadı.

Bu yıl, yeğenim de benimle gidip gelebilsin diye bizim okulun ana sınıfına kaydolunca, aynı servisle gidiş saatlerimiz de uyumca ikimiz beraber kaydolduk. İlk haftaki oryantasyon haftasında annem de geldi ve o da rahatsız oldu servisin içinden. Dile getirince tekli koltuğa oturacakları söylendi. Hadi bizimki için çözüm bulundu, ya diğerleri?! Gördüğümüz velilerle de konuştuk ama mahalle komşuları diye olsa gerek gıkları çıkmadı.

Yeni yılda serviste yapılan iyileştirme zorunlu tutulan kamera sistemiydi. Bir de, yetişkinlerin servise alınmayacağı. Piyango, okulun öğretmeni olmama rağmen bana da vurdu yani. Valilik izni ile binebiliyorum sanırım. Yine de, ihmallerden piyango bana da vursa da, denetimlerin olmasından memnunum. Velilerin de biraz daha ilgili ve sorumluluk sahibi olması şart ama. Yoksa, hangi koşullarda ve kime emanet edildiği belli olmayan çocuklarının başına bir şey geldiğinde dövünmek nafile!

29 Eylül 2017 Cuma

KALIP YARGILAR

Aranızda kalıp yargıları olmayan, insanları " ....lar şöyledir." şeklinde genel tanımlara sokup etiketlememeli başaranınız var mıdır bilmiyorum.Varsa çok tebrik ediyorum. Ben ne kadar uğraşsam da % 100 başaramadım bugüne kadar, benim için mümkün mü bilmiyorum da zaten.

Her ne kadar etiketlememe konusunda en azından bir farkındalık, çokça da suçluluk duysam da kalıp yargılarım var benim. Mesela toplamda 15 ay çalıştığım ve bolca olumsuz yaşantılar sahibi olduğum Doğu şehri ve insanları hakkında. Tesadüfen bir programda, kızını zorla evlendiren, ensestle gündeme gelen, hırsız, vb. kimi görsem kesin oralı olduğu fikri üşüşüyor beynime. Çoğu zaman haklı da çıkıyorum ama bu yaftalama, önyargı hep kekremsi bir tat bırakıyor yine de. Kendinden bir hoşnutsuzluk hali. İsabet ettirmekten memnun, kalıp yargılardan memnuniyetsizlik hali. Bugün yine ekranda denk gelince aynı hislerle dolup yine sorguladım kendimi, buraya da kayıt düşmek istedim.

22 Eylül 2017 Cuma

YENİ CUMHURBAŞKANI ADAYINIZ BENİM :)

Eylül geldi de geçiyor, hangi ara seminerler bitti, okul açıldı anlamadım bu yıl.
Seminerin ilk haftası, tam güne geçmeye adapteyle geçti. İkinci hafta pazartesi yeni müfredata ilgili bir seminer vardı. Bize yeni müfredatı sadece biri sunum yapan diğerleri oturan 4 kişi anlattı sözde. Abartısız yarım saat sürdü maksimum ve neyin değiştiği ile ilgili slaytlar atlandı, okunmadı bile. Sonra bir whatsapp grubu kurup bilgi paylaşımı yapılacağı söylendi, gecenin köründe bile abuk subuk kişisel paylaşımlar yapılınca ondan da çıktım dayanamayıp zaten :)

Sonra, aynı gün öğleden sonra müdürün haber vermeyi unuttuğu bir toplantım daha varmış. Okulda branşta tek olunca doğal olarak yılda 3 kez toplandığımız okul zümre başkanları toplantısına katılıyorum rutin. Yazın başından beri içimde bir his, bu yıl ilçe zümre başkanı olmaktan kurtulamayacağımı söylüyordu, gelenler arasından kura çekilirken yanımdaki öğretmene bunu söyledim. Aynı anda zınkkk kurada adım çıktı! Şom ağılının dramı,bölüm 1!

Yetmedi, 3 gün sonra onun da toplantısı vardı. 3 ilçeden katılan görev aşkıyla yanan 3 satirik katılmıştık toplantıya. Diğer 5 ilçenin temsilcileri yoktu. Başımızda sınıf öğretmenliğinden alan değişikliğiyle İngilizce öğretmeni olmuş bir eğitim yöneticisi, elinde ne isim listesi var ne de herhangi bir bilgisi, ona da ayrı bir kıl olduk, torpilin böylesine lanet okuduk, 3 mağdur kaynaştık falan. Gelmeyenlerden kura çekelim, gelen cezalandırılmısın önerilerimize kulak tıkadı, yine aramızda kura çekildi. Biri 8 aylık bebeği ve eşi kapıda bekler durumda, öteki Alzheimerlı babasını bırakıp gelmişti. " Kesin birimiz başkan, diğerimiz yardımcıyız, başkan ben olurum bu şansla!" dedim ikinciye. Zınkkkk yine çıktım kurada! Karşınızda koskoca Zonguldak İngilizce İl Zümre Başkanı duruyor:)  Bunun anlamı, her türlü angarya toplantıya katıl, bir sürü okunmayacak evrak hazırla demek! Geçen yılkiler müfredat değişikliği uğruna il dışı seminere katılmışlar, bu yıl öyle olsa bir teselli olurdu en azından.

"Eğer bu ülkede, cumhurbaşkanı falan da kurayla seçilirse kesin reis-i cumhurunuz benim, böyle biline!" geyiğiyle dolanıyorum o gün bu gündür.

3 Eylül 2017 Pazar

BALKANLAR İZLENİMLERİ- BÖLÜM 2

Blog tematik bir blog olmayınca,  gezi izlenimi arası ülke gündemi yazısı giriyor araya. Böyle çorba gibi biraz bu tarz kişisel bloglar farkındayım. Oysa anne-çocuk blogu yazsanız, "Gaz çıkardı, diş çıkardı, beni çileden çıkardı." temalı, birbiriyle alakalı bir gündeminiz olur. Bu blog da böyle, yapacak birşey yok!

İzlenimlere devam:

5- Gezdiğim her ülkede, bizim tarihi eserlerimizin çokluğu, doğal güzelliklerimiz vesaireyi kıyasladım ister istemez. Elimizdekilerin değerini bilmiyor, yeterince reklam yapmıyor, "herşey dahil" anlayışıyla elimizdekini değerlendiremiyoruz. Oysa, hızlı servis ne büyük bir değer, bunun reklamını bile yapsak yetermiş.
Belgrad Kalemegdan. "Castle" falan diye yol sormayın sakin, anlaşılmıyor.


6- Avrupa Birliği için çırpınan, iyimser bakan pek çok insan var bu topraklarda

Üniversitede Zeynep Göğüs bize 30 yıl sonra Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkisini nasıl gördüğümüze dair bir ütopya yazdırmıştı. O zamanlar, ne kadar iyimser değilsem yine aynı fikirdeyim. Ucuz işgücü olmamız gibi aleyhimize olacak bir sürü etken varken artıları çok yaşayamayacağız kanısındayım. Ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin rüyası AB, biz de o kulvarda değiliz hala.

Neyse, bu tezimi Belgrad'da bir dondurmacı doğruladı. Israrla euro ile alışveriş yapmak istedi bir arkadaşım. Diğer arkadaşım da, neden kabul etmedikllerini sorunca adam patladı: " Euro kullanmak istiyorsanız Kosova'ya gidin. Burası Sırbistan. Biz Avrupa Birliği'ne girmek istemiyoruz." dedi.
Orijinal Arnavut kaldırımları. Gece İşkodra'da gezerken çekmiştim. Bizde başta Taksim olmak üzere yok edildikleri için fotoğraflamak anlamlı geldi.

Rehberin daha önce anlattıklarına dayanarak, az maaşla AB ülkesi olanların İtalya, Almanya gibi zengin ülkelerin araba çöplüğü, ucuz iş gücü olduğu, genç nüfusun bu ülkelere  göçüp yaşam mücadelesi verdiği bir ortam Balkanlar. Adamın patlaması da, durumu özetledi aslında.


7- Üstteki maddeden bağımsız ve çok alakasız olarak tuvaletlere değineyim. Taharet musluğu Batı için bir gerçek değil haliyle.  Bunu bilerek temkinli davranırsanız, tüm tur otobüsleri yolcularıyla bırlıkte uzun kuyruklara girerseniz sorun yok ya da sabah otelde- akşam otelde, oh mis! Sağlıklı değil belki ama konforlu!

Şimdi bu mide burkan maddede bırakıyorum konuyu. Hazmetsin biraz :)

31 Ağustos 2017 Perşembe

DÜNKÜ YAZIDAN SONRA...

Dünkü yazıda. tek taraflı yorum yapan, gıyabında ahkam kesip teşhis koyan uzmanları (!) eleştirmiştim. Üstüne bu basın açıklaması cuk oturdu, içim ferahladı.

İşte o basın açıklaması:



29 Ağustos 2017 Salı

VATAN ŞAŞMAZ OLAYI VE TEK.TARAFLILIK

Şu son olay yani Vatan Şaşmaz cinayeti, sunucu Murat Başoğlu'nun yeğeni ile yaşadığı ensest ilişkiyi unutturdu son 3 gündür. 43 yaşında bir adamın genç denebilecek yaşta vurularak öldürülmesi, üstelik eşinin hamile olduğu iddialarıyla çok vahim. Olayda, bana asıl vahim gelen ise uzman olduğunu iddia eden uzmanlık eğitimi olmayan her psikoloğun ekranlarda ahkam kesmesi, katıl zanlısı Filiz Aker'e OKB (Takıntılı- saplantılı) teşhisi koyması.

Sosyal psikolojide "güzel" olanı masum bulma eğilimimiz var tamam. Bir de, erkek egemen toplumda, kadının davetkar ve talepkar olduğu, masum yüzlü Vatan'ın asla karısını aldatmayacağı genel ve geçer doğru olarak her mecrada kabul görmüş havası var.

Günlerdir izliyorum haber ve yorumları. Her iki ailenin de iddiaları, polis raporları vs. Her bir detay incelenmeden, telefon kayıtları ortaya çıkmadan masum ve suçlu ayrımı yapılmış, karara varılmış çoğu mecrada.

İntihar girişimi, cinayet söylemleri olan silahlara meraklı ve sonuçta hem başkasını, hem kendini öldüren bir kadın var ortada tamam ama zaten katil aranmıyor, ortada duruyor. Saplantılı aşık diye etiketlenen kadının, daha çocukken annesinin ağabeyi tarafından vurulduğu, gençliğinde kaçırıldığı, en yakın arkadaşı tarafından dolandırıldığı,
telefon kayıtlarında ortaya çıktığı söylenen " Paranı şimdi veremem."  ifadesi ve iddialar doğruysa  Vatan Şaşmaz'ın da kadının parasını batırdığı ve evlerini satmak zorunda kaldığı gibi normal psikolojide kalmayı zorlaştıran detaylar bir yana atılıp "saplantılı aşık" yaftası fazla acımasız ve tek taraflı geliyor bana. "Güzel görünümlü, güzel gülüşlü adamlar eşlerini aldatmaz, kadın parası yemez!" nasıl yanlı bir iddia farkında olmadan inanmak istiyoruz belki masumiyete. Oysa sağduyu, birini gömerken ötekini yüceltmekten geçmiyor! Hele ki bilim, her açıdan bakmadan tek taraflı yorumlara dayanmıyor!

28 Ağustos 2017 Pazartesi

BALKANLAR İZLENİMLERİ- BÖLÜM 1

            Kotor'daki dev gemi otel

11 Ağustos akşamı 21.30'da
İstanbul'dan başlayıp 19 Ağustos'ta yine orada biten bir Büyük Balkanlar turuna katıldım bu yaz. Öncesinde bir gün önceden kuzenime gittim, sonra da iki gece daha kaldım İstanbul'da.  Burada yurtdışı turları okullar açıkken yapılıyor maalesef, o takvim de bana uymuyor. Bir de ben büyükşehirlerde yaşarken, her tatil fırsatında ailemin yanına koştuğumdan oralardan kendi evimden tatile çıkma lüksümü de ötelemişim hep. Bu da geç bir farkındalık!

Neyse, otobüsle 8 gün dere tepe 8 ülke ne kadar gezilerse öyle gezdik Gezi yazısı olmayacak bu yazı, baştan söyleyeyim. İzlenimlerimi yazmayı seviyorum diye yazmışımdır daha önce. O halde gelsin izlenenler:
 Belgrad Moskova Otel (Einstein kalmış burada)
 Selanik Atatürk Müzesi ( Doğduğu ev, orijinal haliyle korunmamış, 2010'dan beri bu haliyle Şişli'deki müze gibi maalesef!)

1- Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ, Bosna- Hersek, Sırbistan ve Bulgaristan rotamızdı. Ekonomilerini düzeltmeye yardımcı olduğumuzdan mı yoksa komşuluk ilişkilerinin gelişmişlik derecesinden midir bilmem, en sıcak ve güleryüzlü davrananlar Yunanlılar idi. Aynı izlenimi, bir hafta sonra oralarda olan bir arkadaşım da edinmiş.

Balkan Türkleri, bu sınıflandırmanın dışında tabii. Hemen iletişim kuran, Türk lirasını kabul eden esnaf da çok.

2- Rehberin anlattığına göre Türk turistler sayesinde tembelliği ile meşhur Karadağlılar üç Türkçe kelime öğrenmişler: Yavaş, sabır ve bekle:)

Ohrid'de (Okunuşu Ohri) festival varken denk geldik ve yarim saat sipariş vermek, bilinmez bir zamana da siparişin gelmesi olasılığına karşı garson tarafından uyarıldık. 5 mekan değiştirip en son sokak satıcısına sığındık. Mostar (Bosna-Hersek) 'da bulunan Türk kafesi dışında, hep bekledik. Bizim garsonların güleryüzlü ve eli çabuk olmasına hayran kalıp bir daha. Beklemekten çatlatarak işkence edilebilecek bir milletiz biz, düşmanlarımıza duyurulur:)
İşte Mostar Köprüsü ( Yıkıldıktan sonra inşa edilen haliyle tabii!)

3- Rehber eşliğinde, hiç konuşmadan gezdiğimiz anlarda bile, yerel halkın kendi arasında bizi gösterip "Turkas" vb. İfadeleri dikkat çekiciydi.

Demek ki, Cinliler, Japonlar gibi bizi birbirimize benzeten özelliklerimiz var. Grupça içinden çıkamadık çünkü fiziksel özelliklerimiz her telden çalıyordu, olsa olsa fevri ve aceleci yanımızdır diye karar verdik sonunda.

4-Euro üzerinden maaş alanlar çok şanslı. Yeme- içme gerçekten hesaplı Balkanlar'da. Örneğin; bira, buzlu çay ve 2 büyük patates kızartması 8.20 idi Selanik'te. Denize nazır güzel bir kafede üstelik. Biz TL kazananlar habire 4'le çarpıp bunalıma girdik. Paramız, biraz daha değerli olsaydı diye söylenip durduk.

Tura, 7 sabah kahvaltısı ve 5 akşam yemekleri dahil olduğu için, daha çok keyfi yemek yedik. Öğle yemeğinde, yanımızdaki alıştırmalılar, dondurma, kahve vs. ile geçiştirip bol bol gezdim ben.Tiran'da lokantada sipariş beklerken 1.5 saat çöp olup sadece panaromik gezince ders oldu, öğle yemeğine vakit harcamadık grupla.

Birkaç da fotoğraf paylaşıp sonraya erteliyorum devamı. Görüşmek üzere:)





26 Ağustos 2017 Cumartesi

TATİL YORGUNLUĞU

Yurtdışından döneli tam 1 hafta, Istanbul'dan döneli 5 gün olmuş. Zaman nasıl geçti bilmiyorum. Hazır boyanmış ve temizlenmiş eve, hazır yemeklere falan geldim ama hala yorgunum. 3 gündür yine dışarıdaydım. Tatilin yorgunluğunu atmak için yeni bir tatil lazım denir ya, o kafadayım :)

9 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖZ ÇEKEME!

2 hafta olmuş yazmayalı, arada yazmaya başlayıp sildim, yazıp taslağa attım yarım yamalak yazıyı. Sonra oturup ahkam kesmekten vazgeçip öyle bıraktım.

Hayatın koşturmacası, tatil rehaveti, evde tadilat  yorgunluğu ve badana hazırlığı gibi işler, yurtdışına ilk çıkış hazırlıkları (geç oldu, güç olmasın!) hepsi bir arada.

Kendi rutinimde dönerken belki de sizlerin medyadan şahit olduğunuz bir olay cereyan etti dün buralarda. Kars'tan kuzeniyle çalışmaya gelen 17 yaşındaki bir genç, ötekini kurtarmaya çalışırken dalgalara kapıldı.Bugün ailesi çadır kurmuş bekliyordu. Dün tüm telaşa, bugünse koluna girilip volta artırılan ailesine tanık olduk ailecek. Bir de, film izler gibi çocuğunu da kapıp gelenlere. Kardeşim, özçekime şahit olmuş ki artık kanım dondu:(

Bazıları insan olmakta zorlanıyor, insan olan da onlarla aynı havayı solumakta zorluk çekiyor!!!


23 Temmuz 2017 Pazar

ANALİZLER

Magazin basını, kimin kiminle ne yaptığını değil de kimin hangi ruh haliyle neyi, niçin yaptığını takip etme aracı benim açımdan. İnsanı kapsayan herşey psikolojiyi de ilgilendiriyor, dolayısıyla rehberlik ve psikolojik danışma okumuş beni de.
En son Alişan, nişanlısı ile ilgili bir röportaj vermiş. Ayağına terlik getirmesini beklediği, cumhurbaşkanına söz verdiği  ve yaşı 41 olduğu için evlenmeye karar verdiği, çok seksi, cazip ve güzel kategorisine girmediği için eş olarak seçtiği gibi satır başları var röportajın. Bir grup, kadını yerin dibine soktuğu için boğazlamak istiyor Alişan'ı, bir grup ise kendinden buluyor, bağrına basıyor. Beni de zaten röportajdan çok, bu yorumlar bitiriyor:) Sosyoloji okunsa tez yazılır, doktora derecesi alınır, o derece!

Bir kısım kadın için, erkeğe terlik sunmak, ayağını yıkamak (o suyu ziyan etmeyip içmek, iyi iğrençleşmeyeyim!), erkeği hürmet edilesi bir varlık olarak girmek bir yaşam biçimi, bunu biliyoruz.

Okuyup meslek sahibi olsa da, maddi olarak eşine bağımlı olmasa da bazı kadınların mayası, eşit şartlarda devgi, saygı ve güven ilişkisine uymuyor. Bünye, erkeği hep olmazsa olmaz, o olmadan yaşanmaz, gitmemesi için hizmetten ödün verilmez bir korunmaz duruma sokuyor. Eşit bir düzlemde, mutlu ve huzurlaysa bir erkeği hayatında tutan kadından temel farkları,mizahtan öte yetiştirilme tarzı bence yani işin psikolojik boyutundan daha baskın sosyolojik yanı. Ailede kız ve erkek çocuk ayrımı yapılmamış, kızlar erkeğin yatağını, yemeğini hazırlamaya amade yetiştirilmemiş, birey olarak değerli kılınmışsa büyüdüğünde illa bir erkekle var olma derdi olmuyor kadının. Evli ya da bekar, yalnız ya da partnerli hep aynı dik duruş sağlanabiliyor o zaman, kendisine değer vermeyen karşı cinse sırt dönebilme tavrı da.

Ha sanmam ki, bu açıklamalardan sonra nişanlısı Alişan'ı terketsin. 5 yıl önce tanışmış, adam arada defalarca başkalarıyla evlenme planları yapmış, artık cumhurbaşkanına evlilik sözü verdiğinde ona denk gelmiş! O böyle baksa, evliliğe tutulacak söz diye bakan bir adama bulaşmazdı zaten!

Uzun lafın kısası, bu tarz ilişkileri  ve yaklaşımları görünce, " İyi ki kızımız olmuş!" diye büyüten, ters düştüğümüz anlarda bile sesimizi baskılamayan tüm aileme teşekkür edesim geliyor. Bugün kaybedeli tam 2 yıl oldu ama dik.duruşlu anneannem hepimizde çok etkili. O bazı açılardan bize göre daha geleneksel olsa da, ailedeki tüm kadınlar onun sayesinde dimdik!

20 Temmuz 2017 Perşembe

90LARA GÜZELLEME

Harun Kolçak'ın ölümü sonrası, YouTube'da şarkı altlarına yazılan yorumlara, ekşi sözlük yorumlarına falan baktım. Bir kısmı yani 90ları yaşamış olanlar, o zamanlarda çocuk ya da ergen olanlar "geçmişini kaybettiğini" yazmış.
Aynı kuşaktan olan ben de, o devirlerden kim vefat etse, garip bir iç burkulması hissediyorum nedense. Harun Kolçak, sesini çok beğendiğim ama şarkılarını her zaman sevmediğin bir isimdi mesela ve aynı hissi yine yaşadım. Ha Ben Sizin Babanızım diyen Barbaros Hayrettin'e birşey olsa aynı derecede burulur muyuz bilmem :)

90ların çocuk ve ergenleri, o günleri hatırlatan herşeye biraz daha duygusal yaklaşıyoruz, o dönemin naif, dertsiz ve tasasız halini özlüyoruz sanki (Çok sevmediğin ortaokul yıllarının bir kısmı denk  gelse de hissim aynı.) Sadece çocuk olduğumuz için bize tozpembe göründüğü için değil, dünyanın genel hali bugünden daha korunaklı olduğu için belki de!

15 Temmuz 2017 Cumartesi

KAYNAŞTIRMA

Bir önceki yazıma Öğrenen Anne, bizdeki kaynaştırma eğitiminin ne durumda olduğunu soran bir yorum yazmış. Hem ona bir cevap olsun bu yazı, hem de merak edenlere genel bir gözlem yazısı.

1- Bir çocuğun kaynaştırma eğitimine yani Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı"na tabi olması için, öncelikle okul rehber öğretmeni ya da  PDR mezunlarının tercih ettiği adıyla okul psikolojik danışmanı ya da öğretmen tarafından tespit edilmesi gerekiyor. Rehberlik Araştırma Merkezi ve uzman hekim yönlendirmesi ise ancak velinin ikna edilmesiyle mümkün. Yani en önemli adım: VELİNİN DURUMU KABULÜ.

2- Velilerin bir kısmının çekincesi, çocuğun etiketlenmesi ve bu raporun resmi olması nedeniyle ürküyorlar. Fiziksel engelde kabul daha kolayken, psikolojik ve zihinsel sorunlarda etiketlenme daha çok endişe yaratıyor. BEPli öğrenci gibi bir tanım var dilden dile ve çocuk dışında sınıf arkadaşları da raporlu olduğunu biliyor eğer öğretmen boşboğazsa. Özel durumun saklanması değil burada beklenen ama damgalamaktan kaçınmak gerek kanımca, bu da ince bir sınır.

3- Çocuğun muaf olmadığı derslerden - örneğin işitme engeli olan yabancı dilden muaf- o dersin öğretmeninin BEP planı denen, o çocuğun seviyesine uygun ayrı bir plan hazırlaması gerekiyor. Sınavlarda da diğer çocuklardan ayrı, onun seviyesine uygun sorular hazırlanması sürecin gereği.

4- BEP raporu olan öğrenci için ayrıca Destek Odası Eğitimi denen, sınıf dışında bireysel ya da aynı durumdaki birkaç öğrenciyle ders görebileceği sınıf açılması da mümkün. Bu, öğretmenin tasarrufunda, en azından uygulama öyle.

5- Kişisel gözlemim, daha önceki yıllarda ayrı program hazırlamak eziyetli diye kaynaştırma öğrencisine denk gelmek istemeyen öğretmen grubu, Destek Eğitim Odası % 25  fazla ek ders kazandırıyor diye sevinir durumda. Bunu bu yıl idarecilere de, öğretmenlere de söyledim dayanamayıp! Çünkü bizim okulda yarış haline geldi bir ara, het açan ötekini eleştirdi, kendisininkini gerekli buldu sadece. Ek ders zamanı da, oturup para hesapladı.

Çocuğun ekstra ve bireysel eğitim alma şansı güzel ama eğitim verecek donanımlı personel lazım. Hiçbirinizin birer günlük seminerler dışında eğitimi yok, bu ayrı bir uzmanlık alanı. MEB, Hizmetiçi Eğitim'de de kurslar açıyor ama haftalık bunlar ve sınırlı sayıda kişi alınıyor, torpil döndüğü de hep konuşuluyor.

6- Geçen yaz ve bu yaz, okulların tam güne geçmesiyle okullarında fazlalık yani norm fazlası durumuna düşen öğretmenlere Özel Eğitim Kursu açıldı her ilde. Normalde bilirsiniz 4 yıllık bölümler Özel Eğitim alanındakiler, ister üstün zekalı olsun, ister işitme engeli het biri ayrı uzmanlık gerektirir. Bu kurs ise, boş oturacak öğretmene istihdam alanı yaratmak ve alan mezunu az olduğu için yerini doldurmak amaçlı açılıyor. Bizim okulda, bir sınıf öğretmeni aldı bu eğitimi bu yaz, seneye özel eğitim sınıfı açacak mesela.

7- Öğretmenlerle ilgili yanlış bulduğum uygulamalara karşı savunmacı yazılar yazdığım kadar deli gibi eleştirel olduğumu bilirsiniz.  Bu BEP uygulaması, öğretmeni ayrı sınıf açacaksa maddi olarak ihya eden (% 25 fazlalık 13 TL gibi birşey!) gibi görülüyor bazı açgözlüler tarafından ama ortada uzman olunmayan bir eğitim sizkonusu. Bir de, 30-40 kişilik sınıflarda, kime neyin bireyselleştirilmiş eğitimi diye de gülerler adama.

Yani iyi niyetli bir çaba ama yetersiz ve aciz bence. Çocuğu kaynaştırmaya tabi tutarken sınıfın kaynamaması  nasıl sağlanacak onu düşünen yok. Ders 40 dakika ve her sınıfta bir de raporu olmadığı halde özel durumu olduğu belli bir dolu çocuk var. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi vs. tavan yapmış durumda ama ailenin gözünde çocuk çok akıllı, bu yüzden yerinde duramıyor. Özetle, kaynaşırken arada kaynamamak için çok ciddi düzenlemeler lazım sistemde.

Bunlar yaşadıklarım, gözlemlerim ve düşündüklerim. Umarım açıklayıcı olmuştur.


7 Temmuz 2017 Cuma

ENGELLER

Şarkıcı Çılgın Sedat'ın (bu da nasıl bir unvansa!) engelli oğlu için " Hayvana benziyor." yorumları yapan yaratıkların olduğunu okumuş ya da izlemişsinizdir belki. Aynı günlerde haber spikeri Sonay Dikkaya'nın işini gücünü bırakıp Orlando'ya yerleştiğine dair bir röportajına denk geldim. 4 yaşında otizm tanısı almış oğluyla meraklı ve eleştirel gözlerden uzak, otizmi anlayan insanlarla yaşamanın konforundan bahsediyordu.

Engellilerin ya saklanıp evlere hapsedildiği, görmezden gelinip yok sayıldığı ya da gözlerin dikildiği, farklı olduklarını bakışlarla anlattığımız bir coğrafyadayız maalesef. Biri çok yakın olmak üzere iki engelli arkadaşım var ve bunlar derecelerle üniversiteye girmiş, akademik kariyer de yapan meslek sahibi insanlar. Buna rağmen, o dikizci bakışlar tüm başardıklarını ezip geçen delici bir bakış olabiliyor. Sanki karşısındaki bir sirk hayvanı (onların çektiği de ayrı hikaye!) ve izlenmek için bu dünyaya gelmiş sanki.

Özellikle daha önce bir yazımda bahsettiğim G. (doğuştan vücudunun bir kısmı felçli) ile bir yere gittiğimizde gözlerimle o gözleri yiyelim geliyor, yanında birşey söylesem o kırılacak diye susup kalıyorum. Görme engelli M.ile aynı tez danışmanının mağdurları ( ne zamandır bahsetmemiştim değil mi? :) olarak bir arkadaşlığımız başladı. G. ile olduğu kadar mesai harcamadık beraber ama en son Denizli' de bayağı birlikte zaman geçirdik. Yine o tanıdık bakışlara maruz kaldık. Kongrede sunu yaparken hayran bırakan bir performans ve sonrasında engelini fark edince meraklı bakışlar...

Engelli adayları olarak birlikte yaşamayı öğrenmek için bir sempozyumda dinlediğim Doç. Dr. Hande Sart'ın dediği gibi tekerlekli sandalyeye oturup empati alıştırmaları yapmak yerine engelli arkadaş edinmek mi doğru yol bilmiyorum çünkü ben ne kadar yol aldım emin değilim. Sadece çocukken evlerine misafirliğe gittiğimizde, annemin arkadaşının Down sendromlu oğlu kolonya tuttuğunda ondan ürken çocuk değilim artık!


27 Haziran 2017 Salı

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK VE TESBİH AĞACININ GÖLGESİNDE: 55 YİL ARA

Bülbülü Öldürmek romanını okudunuz mu bilmiyorum ama 55 yıl sonra devamı niteliğinde bit roman yayınlandı. Tesbih Ağacının Gölgesinde, yazarı Harper Lee'nin 2016 yılındaki ölümünden bir yıl önce çıkmış piyasaya.
Ben ilk kitabı da geçen yıl falan okudum. Kitap adından çok yazar adına bakıp okuyan okuyucu tipiyim ben. Bu aslında, yeni ve yetenekli de olabilecek yazarlara kapıyı çok da açık bırakmayan, belki de yanlış bir tutum.O yüzden geç okudum ilkini tüm popülaritesine rağmen.
Neyse, kafamda hep bir erkek imajı çizen Harper Lee, bu kadar aralıkla bir devam romanı sunmuş ya da bu kitap sonradan bulunmuş. Nette bu konuda bir muğlaklık var. Hangisi geçerli olursa olsun ilginç bir ara iki roman arasındaki. Araya 55 yıl gibi, bazılarımızın ömür süresi sığıyor. Teyzem 52 yıl yaşadı benim:(  İlkini okusa ikinciye denk gelemeyecekti yani.

23 Haziran 2017 Cuma

DUZ MEMUR

Ve seminer dönemi bitti, tatil başladı :) Hani şu 3 ay olduğu iddia edilen tatil.

Seminer döneminde, öğrenci yok, evrak işleri var ya düz memurluk ne demek anlıyoruz. Düz memur, öğretmen, doktor gibi bir yamuk (!) bir unvanı olmayan sayın kişi :) Tabir bana ait değil, genel tanım memur yerine düz memur çünkü biz de memuruz, devlette çalışan mimar da.
Düz memur demişken...Önünde saatler ve evraklar var, o gün içinde bitmesi şartsa esnek tarife. Ya bitirir rahatlar, ya erteler telefonda lak lak, çay molası, örgü ile geçirirsin. Bizde 10 gün olunca süre hep bir meşguliyet vardı, sıkılmaya zaman kalmadı, kalanında da kitap ya da sohbetle geçti zaman.

İşte o kalan  zanan bana dokundu. Yapılacak iş yok ama kaytarmış gibi hissettim o anlarda. Bol bol okudum ama okuduğum kendime. Torununa patik ören emekliliği gelmiş falanca teyze hissi. Velhasıl kelam, tüm serzenişlerime ve yorgunluğa rağmen öğrenci yoksa okul okul değil, 40 dakika gırtlak patlatmıyorsan mesai gereksiz. Kolay ve acısız ama gereksiz. Bir de, düz memuriyetin rutini bana göre değil, o kadar boşluk bünyeye zarar. Aralarında işini hakkıyla yapana (çok rastlamasak da!) kolay gelsin.

19 Haziran 2017 Pazartesi

YETERLİLİK DEMİŞKEN

Öğretmen strateji belgesi Resmi Gazete'de yayınlandı, haklı olarak tartışmalar başladı. Veli ve öğrenci tarafından notlandırılmak, 4 yılda bir sınava tabi olmak gibi durumlar doğacak eğer yürürlüğe girerse. Ülkede her meslek erbabı yeterli, bir tek öğretmen yetersiz çünkü! Tüm gün ceylan derili koltuklarında uyuyan milletvekili, hastanın suratına bakmayan doktor, oyun oynayan memur... Hepsinden çok memnunuz çünkü!

Neyse iki haftadır MEB, zorunlu olarak izlenmesini buyurduğu yayınlarla ikna turlarında. Sürekli donan akıllı tahtadan izleyip yorum ve geyik konusu yapılıyor haliyle. Öğretmenin teknolojiyi kullanmama durumunu eleştirirken görüntü dondu. Öğretmenlerden biri eski usul tv tokatlama işlemiyle ekranı eski haline döndürdü:) Müsteşar da nasibini aldı tokattan tabii.

"Öğretmenler seminerde ne yapıyor? Boş boş oturuyor mu?" diye merak eden diğer mesleklerin çalışkan üyelerine duyurulur. Evrak işlerinden vakit bulunca böyle geçiyor günler...

15 Haziran 2017 Perşembe

FUŞYA

Nur topu gibi bir gündemimiz oldu. Aslında, sapık adamlar ve dangoz kural koyucular yüzünden hiç eskimeyen, eskitilmeyen bir gündem! Kadını tecrit eden "pembe vagon" kafası var ya, işte o!

Üzerinde o kadar çok kalem oynatıldı, o kadar çok konuşuldu ki yeni bir şey söylemek mümkün mü emin değilim. Benzer olaylarda kadın dernekleri, kadın hukukçular, gazeteciler, vs.den çok erkeklerin sesi çıktığında durumun iyiye gideceğine inanıyorum sadece. Bizi erkekler kötüsün değil kast ettiğim, aralarındaki sapkınlarla bir tutulmaktan rahatsız olup ses çıkarmaları dilediğim.

Bir de Mor Çatı falan hariç, kadın denince hep pembeye vurgu yapılmasına da itirazım var. Fuşya dışında (o da sınırlı!) dışında pembeyle hiç barışık olmadım, benim gibiler de vardır eminim. Hala erkeği mavi, kadını pembe diye sinjflandiran, bu derece keskin ayrıştıran kafa hangi ara ve ne şekilde bizleri birleştirecek ki? Bir arada yaşama adabını öğrenmek için, farklılıkların eşitsizlik olmadığını öğretmek gerekiyor insanlara. Aksi takdirde, pembe vagona toz pembe hayallerini de alıp şiddetin her türlüsüyle harap olmuş bir kitle yığılacak, şiddetleri " mavi vagon"larına da taşıp insanlığı yok edecek!


8 Haziran 2017 Perşembe

ORTAMIZ YOK!

Malum not verme mevsimi geldi de geçti. Kurul toplantısına kadar sağlam sinirlerle kalmış, herhangi bir sınıf öğretmenine, veliye falan kafa göz dalmamış olarak bugünlere gelebilmenin haklı gururunu taşıyorum an itibariyle :)
Notların verildiği e- okul sistemi geçen hafta veliye kapalıydı, karnenin bir anlamı olacak ve sürprizini bizim zamanımızdaki gibi koruyacak diye sevinmiştik okulda. Karneler eskiden olduğu gibi resmi belge değil artık ve tüm öğrenci ve veliler zaten ne ile karşılaşacaklarını biliyorlar e- okul yüzünden. Standart bir sınıf öğretmeni ve veli de ilk olarak branş öğretmeninin verdiği nota takılıyor haliyle. Sınıf öğretmeni, her çocuk geçer not alana kadar sınav tekrarı yapıp bol keseden not dağıttığı, tüm öğrencilerinin takdire layık olduğuna safça inandığı, tüm yıl dert yanıp otizm tanısını kendi kendine koyduğu ve hatta bir kaynaştırma raporu almak için çırpındığı okuma-yazma bilmeyen çocuğun bile yabancı dile yabancı kalmayacağına "hakim önünde şahitliği geçmeyen sınıfçı kafası"yla inanabildiği için şoke olmuş durumda ( Okul öncesi öğretmenleri ve sınıf öğretmenleri ile ilgili böyle bir kanı var, şehir efsanesi mi gerçek mi bilen yok ama çocuk gibi düşünüp öyle davranmaları nedeniyle mahkemede şahit olamayacakları yaygın bir kanı). Veli ise, tüm yıl boyunca çantasını taşıdığı, ders programını yaptığı, okulda tüm dersler bitene kadar beklediği (Abartmıyorum, oturup tüm gün, gün yapar gibi yiyip içip sohbetle bekliyor bazıları okulda), ödevlerini yapıp yapmadığına bakmadığı, defter boş mu dolu mu bilmediği cin gibi akıllı (!) yavrusunun nasıl olup da sınıf öğretmeninin verdiği harika notları İngilizce'den alamadığını görüp dehşete düşüyor.
Şimdi sınıf öğretmeni ve veli için Facebook durum güncellemesi yaptığıma göre, geldik "Ne düşünüyorsun Kalem Nasırı?" kısmına. Geçen yıl, "Kimsenin notuna karışmıyorum, kimse de bana karışmasın!" propogandam kafası çalışan ve sağduyu sahibi tümü üstünde etkili olmuş görünüyor. Kendi aralarındaki muhabbetlerde "İngilizce farklı bir ders, dile yetenek de lazım." gibi konuşmalara da şahit oldum ya, daha ne olsun! İdare de, sınıf öğretmenlerinin şişirme notlarının altı çizildiğinde onaylıyor, çocuklara ders içi katılım notunu cömertçe verdigimi bile düşünüyor. Çocuğu istekli ve ilgili veli de notlara ses çıkarmıyor. Bir de bu yıl, Din K.ve A.B. dersinde de durum İngilizce'deki gibi olunca branş öğretmeni farkını ayırt edebiliyor. Bahsettiğim fark, çocuğu ders özelinde, yazılı sınavlar kadar ders içi durumu dışında değerlendirme. Yani bir sınıf öğretmeni, bir dersi vasat olsa da diğer derslerin hatrına o ders notuna kıyak geçse de bizde durum öyle olmuyor, aslında olamıyor da çünkü zaten tek dersin öğretmeniyiz ve bütünü kurtarma saplantımız yok.

Fazla uzun oldu farkındayım, branş ve sınıf öğretmeni ayrımı da herkese genellenemez ama tüm bu hengamenin asıl sebebinin not baremi oldugunu düşünüyorum. Bilmeyenler için, bizdeki not sistemi 4. sınıfa kadar Geliştirilmeli, İyi ve Çok iyi şeklinde bir sınıflandırma. Derste varlık gösterememiş bir çocuğa "İyi" verdiğinizde, işlerin yolunda olduğu anlamı çıkıyor haliyle. " Geliştirilmeli" ise, çocuğun hem başarısız, hem de ilgisiz, sınıf içi düzeni bozan, verilen görevleri yapmayan biri olduğu izlenimi veriyor. Veli eğer çok cahilse, onun için notlar davranıştan daha değerliyse"İyi"yi gerçek sanıp ipleri boşluyor her anlamda. Oysa, " Orta" diye bir not olsa bizim zamanımızdaki gibi, gerçekten düzgün bir değerlendirme mümkün olacak herkes için. O yüzden "Orta"mız olmayınca ortamız olamıyor tepkilerde de!

2 Haziran 2017 Cuma

BIR TUŞLA HOOOP İFŞA


Bugün Minnoş şişme havuzda yıkanırken çektiğim pozları ve videoları bizimkilere gönderiyordum. Fotoğraflardan biri de okulun kadınları kapsayan grubuna göndermişim yanlışlıkla. Arkadaş gülen yüz gönderince uyandım.

Bahsettiğim edepli bir poz ama zaten çocuk fotosu falan paylaşmıyorum tercihen. Bir de yanlışlıkla olunca bizim  Burcu Esmersoy, Ebru  Şallı  gibi ünlülerin çıplak pozlarını, Arda Turan gibilerin hackerler tarafından ifşa edilen  gizli aşklarına gönderdikleri yazışmaları düşünüp bayağı sırıttım. Bir tık ve hooop başka bir gündemin ortasına!

Sonra yazarken, bir meslektaşımın masa üstü bilgisayarda porno film izlerken virüs bulaşan bilgisayarı ve bu bilgisayarı, okuldan getirdiği bilişim öğrencilerine tamir ettirmesi geldi:) Yine müdürüm gıybetini yaparken arkadaşı yerine müdüre mesaj atan meslektaşım geldi aklıma.

Yani illa hacker değil tamire giden telefon da gizli çekmeceleri açabilir birden. O yüzden başkalarına göstermekten çekindiğimiz hiçbir zımbırtı elektronik aygıtlarda olmamalı değil mi?


29 Mayıs 2017 Pazartesi

DENİZLİ VE ÜST GEÇİTLERİ

Denizli ile ilgili izlenimlerimi yapacağından bahsetmiştim. Ancak fırsat bulabildim. Oraya doğrudan giden araçlar sabah vardıkları için Ankara aktarmalı gittim. Ankara-Denizli güzergahında Afyon'un tüm ilçelerini geçiyorsunuz neredeyse.

Bir ara kafamı kitaptan kaldırıp
(Aman da ne entelektüel bir blog yazarıyım!) etrafa baktım, gözüm üst geçitlere takılı kaldı. Merdiven dolu üst geçitten engellilerin nasıl geçeceğini düşündüm bir süre. Akşam, o günün Engelliler Haftası'nın ilk günü yani 10 Mayıs olduğu gerçeğiyle denk geldi üst geçit denklemim.
Denizli'de ise, çoğu ilin tam tersi bir üst geçit şöleni karşılıyor herkesi. 'Denizli'nin üst geçitleri" diye ayrı başlıklar bile varmış nette, sonradan fotoğraf ararken fark ettim. Orada güneşten telefonda ne çektiğim bile belli olmuyor diye, biraz da kongre telaşından üst geçit fotoğrafı çekmemişim. Spiral şeklinde dönerek ilerleyen ve merdiven yerine düz zeminin olduğu üst geçitler var şehrin her yerinde. Tekerlekli sandalye, puset, itilecek ne varsa kolaylıkla ilerleyebilecek. İsteyince oluyormuş, hemen dibindeki ilde eziyet olan şey, burada normale dönebiliyormuş yani!

19 Mayıs 2017 Cuma

MİLKA DERLEMESİ

Zonguldak'ta merkez dışındaki semtlerden birinden çarşıya gitmek " Zonguldak'a gitmek"tir. Bir de her yer yokuş ve merdiven olduğundan " çarşıya inilir" burada. Aynı jargona Denizli'de de rastlayınca sevimli geldi bana.
Daha önce de yazmıştım gezi yazısı yazmayı sevmediğimi. Gezilecek görülecek yerlere dair öneriler vermek yerine izlenimlerden bahsetmeyi seviyorum daha çok. Yazıya başlarken Denizli'den değil Milka'dan bahsedecektim, ekseni kaydırdım yine!
Milka genelde çarşıya indiğimde oturup çayımı içtiğim, arkadaki çıkış kapısının yanındaki masa boşsa mutlaka o masada oturduğum, Minnoş'la gittiysek sırf rengine tav olduğu için her seferinde kırmızı kalpli kocaman bir pasta sipariş ettiğimiz bir pastane. Bir nevi ritüel yani benim için Milka'ya gitmek. Reklam yazısı gibi oldu ama isim vermemek de saçma geldi birden.

Neyse, dün yine yalnız gittim gezinti ve alışveriş modasında. Oturdum ve orayı neden yakın hissettiğimi düşündüm nedense! Rahmetli teyzem, işe ilk başladığında çocukları ve eşi Bartın'da kalırken Zonguldak'ta çalışıyordu. Milka yeni açılmıştı ve "Alman pastası" ile o tanıştırmıştı bizi. Neresinden baksanız tarihine şahidim oranın ve teyzem var bu anılarda. Şimdi teyze-yeğen biz gidip oturup keyif yapıyoruz, o zamanlarda sanki oturma alanı yoktu diye hatırlıyorum. Sempatik engelli garsonu varken değil de, genç ve asık suratlı garsonu görünce kapıdan dönmem gerekirken (işini sevmediğini belli eden hizmet sektörü elemanı mekandan el çektirir bana genelde) her seferinde yine kendimi orada buluyorum ister istemez. Artık ne teyzem ne de Alman pastaları var, sadece anılar.ve yeğenimde yeni anılar biriktirme derdim var.

16 Mayıs 2017 Salı

ŞEBNEM FERAH'LA BULUŞAMAMA

Geçen hafta yani 10-13 Mayıs arasında Denizli'de kongredeydim. Detay yazarım sonraki yazılarda da, bu kez cidden havanın sıcağı ve yolun uzunluğu çarptı. Bir yanım 19 Mayıs'ta annem de çocuk bakmayacakken onu da alıp bir yerlere götürme arzusunda, bir yanım hala bitkin.
Kongrenin ilk günü gala yemeğine (o kadar para vermişken ilk akşam bir kaynaşma yemeği oluyor kongrelerde, sempozyumlarda falan. O ciddi akademisyenler, genelde sarhoş olup göbek atıyor bu yemekte:) katılmayıp Bahar Şenliği kapsamında Şebnem Ferah konserine gidelim dedik asistan arkadaşlarla. Tez danışmanım, bir tez jürisinde görev alacağı için gelemedi. İki erkek asistan vardı  bizim okuldan tek tanıdığım. 

Denizli Cumhuriyet Başsavcısı'nın ölümü nedeniyle tüm eğlence ve müzik içeren etkinlikler iptal edilince, bizim konser yattı. Bu, Şebnem Ferah'la ölüm nedeniyle 2. buluşamamız. Burada yapacağı bir konsere de gitmeye niyetlenmiştim, şarkıcı annesini kaybedince konser yine iptal edilmişti haliyle. "Şov devam etmeli!" demesini beklemezdim zaten bu duygusal kadının. 

Çekirdek ailesinde büyük ablası hariç herkesi ölümle kaybetmiş biri Şebnem Ferah. 45 yıla o kadar travma, bu kadar üretkenlik getirmiş. "Her şerde bir hayır vardır." dedikleri böyle bir şey mi bilmiyorum. Onun travmaları, bize müthiş şarkılar olarak dönüyor, sadece bildiğim bu. "Kelimeler Yetse" ve " Artık Kısa Cümleler Kuruyorum." kadar sevemesem de yeni albümlerini, 1996'nın ergeni beni vurduğu kadar vuruyor hala müziği, sözleri ve sesi.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET

Dün Öğrenen Anne'ye " Onunla birlikte deli gibi korkularım da var sevgisi kadar!"  yazmıştım yoruma teyze olmakla ilgili. Ne zaman Minnoş da Minnoş diye bir yazı döşensem, tedirgin oluyorum bir de. Nazardan öte sakınma güdüsü. Üst üste geldi sanki, evrene gönderdim, " Gel beni bir korkut!" diye sanki.

Bu sabah, sabah erkenden uykusu kaçıp kahvaltısını tek başına yaptıktan sonra uyuyakalan babam hariç hepimiz dışarıda kahvaltıya gittik.  Tatil olunca dış mekan tıklım tıkış, her zaman oturduğumuz camekanlı bölme de dolu görünüyor. Bizimkiler yer ayarlarken Minnoş'u alıp kahvaltı mekanının birkaç hafta önce yenilenen çocuk parkına götürdüm.  20 metrekare civarı, bir sürü çocuğun, plastik bir ev, basket potası ve kaydırak vs. park ekipmanlarının sığdığı bir alan. Bir kadın da parktaki bankta oturyor hatta. Onu görünce ben de önce parkın içine girdim, sonra kendimi çocuk parkında fazlalık hissedip kapının yanında dikildim.
Minnoş, aletten alete koşarken, iki adet daha büyük çocuğun plastik evin tepesine çıktıklarını gördüm, evin içine de çocuklar giriyor bu arada, ya kapısından ya da solucan şeklindeki aletten. Ben çocukların bağlantı yerlerini ezdiğini görüp onları ve yakınları olan yetişkini uyarırken Minnoş da solucana girmek üzereydi ben için için kadının gamsızlığına kızarken. Evin kapısını bile koparmış çocuk, kadın hala oturuyor!
Solucandan kimse çıkmayınca, etrafı kolaçan ettim önce, solucanın içine baktım birkaç kez daha. Top havuzlarında boruların içinde dakikalarca oturup kendi deyimiyle " üzgün şarkılar" söyleyip başka bir çocuğun onun yokluğunu fark etmesi ve üzülüp onu araması gibi bir fantezisi var çünkü beyefendinin. Orada bulsam şaşırmayacağım!

Benzer renkte giyinmiş çocuklara takıldı gözüm ama Minnoş yok ortalıkta. Bahsettiğim süre 1 dakika bile değil. Arkada çitlerle çevrili bir alan bir alan var bir bahçeye açılan, parkta da birkaç adam ve kadın daha. Kaçırılma senaryoları yazdım saniyede. Seslendim, cevap yok. Kafamda yazdığım senaryolar, çaresizlik ve yetersizlik hislerini anlatamam. Yapabildiğim en soğukkanlı şey bizimkileri aramak oldu, çünkü içimde bir yerlerde de " Belki oraya gitmiştir." ümidi var ama nerede oturduklarını tam olarak da bilmediğimiz için tezimi kendim çürüttüm bir anda. Telefonla aradım çümkü oradan da ayrılamıyorum gelür diye. Kardeşimin eşi,  Minnoş'un yanlarında olup olmadığını sorduğumda "Ben yanlarında değilim, haberim yok" dedi. Kardeşim de, önce olmadığımı söyledi, sonra bir sessizlik oldu, o an " Geldi mi?" deyip teli kapatıp koştum mekana. İçeride onu görünce yaşadığım rahatlama hissinin tarifi yok. Kayıp programlarında yakınlarını arayıp bulanlar gibiydim. O kadar kısa zamanda telef oldum, onları düşünemiyorum

Ben kurdeşen dökerken, Minnoş beni gözden kaybedince ağlayarak etrafa annesini sormuş, bir kadının elinden tutmuş bir halde onları ararken bizimkiler onu görmüş. Benim telefonla konuştuğumu söylemiş bizimkilere de, sanırım bizimkilerle konuşurken göz hizasına denk geldim ama panikten algılayamadı. Benim onu bıraktığımı sanıp fırlamış, ben de o esnada plastik eve bakarken görmemişim demek ki çünkü tek göz hizamda olmadığı an oydu. Terkedildiğini düşünüp tavır yaptı önce, sonra çok korkup  ağladığımı, onu kaybedince çok aradığımı söyleyince rahatladı. Barıştık :)

Bu olaydan sonra aldığım temel karar: Çocuğa çip ya da tasma takmak!!!

Yok tabii ki şaka:) Göz hizasından kaybolduğumuzda önce seslenmesini, biraz yerinde beklemesini, onu orada bırakmayacağımızın net olarak üstünden geçmek oldu. Güvenini onarıp yeniden başka bir parka gittik, bu kez borulara girmeden güvenli sularda yüzdük:) Bu hikaye de burada bitsin, yazmak bile aynı kaygıyı yaşattı çünkü.



30 Nisan 2017 Pazar

TEYZE ÖZELE SAYGI BİRAZ:)

Bu ay itibariyle 4,5 yıllık teyzeyim. Bunun ilk 2,5 yılı mesafe olarakuzakta geçse de, hep çok yakın bir ilişkimiz oldu. Daha görüşmeyeli 1 gün oldu ama karşılıklı özlem içeren sesli mesajlar gırla:)
Komik gelecek ama Minnoş hayatımıza girdi gireli kardeşlerimle bu devir için ütopik bir isteğimiz var. İstekten çok hayal işte! Bir günlüğüne Minnoş'un yerine geçebilsek de, o anda içinden neler geçer, nelere kafayı yorar, söylediklerimiz ve yaptıklarımız hakkında anlık olarak ne düşünür ve ne hisseder gibi binbir türlü merak konumuz var anlayacağınız. Duygu ve düşüncelerini konuşarak paylaşıyoruz hatta yaratıcı drama ile buzdağının altına da inmeye çalışıyoruz ama merak işte! Teyzelik de manyak bir hal:)

Bilim dünyası zihin okuma ile ilgili çalışsa da, şaka bir yana merakıma yenik düşüp kimsenin zihnini okumayı seçmezdim. Kendime başlıkta verdiğim ayarı, zihin okumak isteyen herkese yapmak isterdim çünkü. Merak gelişimi sağladığı ölçüde iyi bir motivasyon aracı ama özel diye de bir şey var!

20 Nisan 2017 Perşembe

NİSAN GEÇERKEN

Havalar bir ısındı, bir soğudu, bazen güneş tepemizi kavurdu, bazen yağmur sıçana döndürdü. Üstümüzden bir seçim daha geçti, gitti.  Bizim okulda 23 Nisan kutlama tarihi 3. kez hava tahminlerine göre değişti.
Hani önceden haftasonuna da denk gelse o gün yapılır, genelde yağmur yağardı ama yine de kutlanırdı resmi bayramlar ya, artık çelenk koyma töreni dışında gününde yapılan etkinlik yok gibi. Bir 29 Ekim var geçit törenli, o da küçük şehirlerde. Yıllardır ilk kez burada denk geldim o kadar büyükşehir zamanından sonra.

Haaa haftasonu sabah erken kalkalım, gidelim hevesi değil bu ama bayramın bayram olduğu da başka türlü anlaşılmıyor. En azından hala kutlanıyor tesellisi de işe yaramıyor artık sanki, insan (tek değilim umarım!) bu konuda da eskiyi özlüyor...

11 Nisan 2017 Salı

DÜZENEKTEN ÇOKLU ZEKAYA BEYİN FIRTINASI

Belki denk gelmişsinizdir Survivor misali bir düzenekte oradan oraya atlayan minik kıza. İşte o düzenek bizim Minnoş için de ilham kaynağı oldu.
İzletmiştim videoyu, gaza geldi, minderlerden (daha önce de bahsettiğim İder Mobilya maceramızdan sonra bizde bol minder:), sehpadan, çekyat ve puftan kurduğumuz düzenekte oradan oraya zıpladı. Biraz elinden tutturarak biraz kendi gayretiyle parkuru tamamladı :)

Büyüyünce cimnastikçi olup 1. olacakmış. Hırsını kendisiyle yarışa, azme evriltmek için "Sen şu alanda, X şunda, Y şunda başarılı olabilir. Hepsinde kupa alamayabiliriz." gibi telkinlerde bulunuyoruz her seferinde çünkü "Ben hep birinci olmak isterim." gibi rekabetçi söylemleri var. Tamam devir rekabet devri ama farkındaysak Çoklu Zeka Kuramı diye de birşey var, Afrikalı atletlerin genetik miras kaslı bacakları gibi avantajlı durumlar da. O yüzden rekabeti centilmence yarışmaya çevirmek, her faaliyeti yarışa çevirmemek, merak duygusunu sürdürerek kendimizi keşfetmeye devam etmek de gerek sanki.

3 Nisan 2017 Pazartesi

GEZENTİ

Son 10 güne bir Ankara (daha doğrusu İkea ve çevresi) ve bir İstanbul gezisi,  burada Taksim Trio konseri (Medyatik hallerine uyuz olduğum iki adam Hüsnü Şenlendirici ve İsmail Tunçbilek, 3. adam Aytaç Doğan'dan zaten haberim yoktu ama en çok o etkiledi. Hem canlı müzik dinlemeyi özlemişim, önyargılara rağmen değdi. Kişilik başka müzik başka, hele o bazen darbuka görevi de üstlenen kanun!), İstanbul'da Nilgün Belgün ile Aşk ve Komedi gösterisi (geliş gününü de değerlendirme etkinliği), Şişli Kitap Fuarı (ayarlasam denk gelmezdi, bonusum oldu bu) ve bilumum mesafeleri Forest Gump gibi yürüme gibi atraksiyonlarla geçtiği için buralardan yani blogdan uzak kaldım. Bol parantezli oldu ama olsun.
Ankara, İstanbul derken git-gel 3 kitap bitirmişim ama şu 3. köprü ne sinir bir şey Yarab! 5.5- 6 saatlik yol kafadan 7 saat. Trafik yok ama zorunlu istikamet dön baba dön bir köprü. Hangi akıl sahibi ne amaçla yapmış da, keyifle başladığım yazının ortasına böyle düştü bu konu bilmem!
Neyse, bahar demek gezmek demek, nefes almak ve bahar yorgunluğuna inat yeni yorgunluk fırsatları yaratmak demek. Benim durumumda iki hafta kadar il dışına çıkmadan paşa paşa oturmaya karar vermek demek :)


19 Mart 2017 Pazar

HATIRLAMAK...

Büyükbabam, dedem ve babaannemin hangi gün doğdukları bilinmezdi ama belki Cumhuriyet çocuğu olduğundan, belki de babası öğretmen olduğundan anneannemin doğum tarihini gün, ay ve yıl olarak bilirdik. Yaşasaydı bugün tam 87 olacaktı.

Ailenin özel gün hatırlatma görevlisi olarak dayanamayıp kardeşlerime hatırlattım, "Hatırlamıyorsa anneme söyleme!" oldu ilk tepkileri. Neyse ki hatırlamıyor. "Hatırlamak lanettir." denir ya, çok tutmasam da bu lafı bazen cidden yoruyor, olumsuzluklar söz konusuysa unutmak daha sağaltıcı geliyor. Yine de unutmamak, hep hatırlamak, kısmen de olsa lanetlenmek olurdu çünkü unutmak cidden korkutucu ve bilinmez geliyor bana. Bu yüzden belki de özlemle baş etmeye razı olmak!

7 Mart 2017 Salı

BU CEPHEDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK!

Aslında karikatür ülkenin halini özetlemekte. Üstüne istatistiki veriler, haberler ve yorum eklemeye çok gerek yok.

Emekçi kadınlar dışında (evde ya da dışarıda), tüm gün AVM gezen, eş ya da  anne-baba parası yiyen, tüm hayatı üretmeden geçen kadınlarla aynı organları paylaşmak dışında ortak nokta bulamasam da, tüm kadınlar için daha güvenli ve adil bir dünya umut edip son veriyorum yazıya.

3 Mart 2017 Cuma

SPOR VE CENTİLMENLİK YAN YANA GELMEZ Mİ?

Bir önceki yazıda Samsun'da miniklerin cimnastik (elim hep jimnastik yazmaya gidiyor!) yarışmasından bahsetmiştim biraz. Daha doğrusu oraya gidiş nedenlerimden biri olduğundan.
İlk gün 7-9 yaş kızlar, sonra da erkeklerin yarışları vardı. Isınma ve antremanları da izledik erken gidince. Neyse, ben gösteriler sırasındaki seyirci tavrına taktım o günden beri. 

Mersin ve Sakarya'da da eşzamanlı yarışmalar vardı, orada durum nasıldı bilmiyorum ama bizdeki seyircinin sporu izlenceden öte salt rekabet olarak gördüğü netti. Yahu minicik çocuklar binbir işkenceyle o kadar hareket çalışmışlar, heyecandan titriyorlar, alkışla bir zahmet. Yok, herkes kendi şehrinin ekibini alkışlayacak, gerisi rakip! Dayım, ben ve eşi, her çıkanı alkışladık, cılız alkış sesinden millet bize dönüp bakınca tedirgin oldum, anormal olan bizim yaptığımız gibi. Hani futbolda da güzel bir hareketi karşı takım yapsa da destekleyip küfür yiyenler gibi!

Sporu, spor olsun diye yapmayıp, bu şekilde algılamadığımız sürece, hep rakiplerimiz olacak, hep cılız alkışlar, hep bir kaybeden!

28 Şubat 2017 Salı

MESAFE

Geçen hafta nasıl geçti anlamadım. Gece kardeşimde kalıp sabah 7.30'da Bartın'a, oradan hoop Samsun'a gittim. Eve dönüşüm dün sabah olabildi. Tabii önce sabah 4.30 civarı Bartın, birkaç saat uyku ve yine Zonguldak. Kahvaltı, duş ve okul.

Derdin neydi de gittin derseniz, benim minik kuzen 6.5 yaşında ve cimnastik takımına seçildi. Anadolu Yıldızları adı verilen ülke seçmelerinde Bartın ekibindeydi. Hem ona destek olmak, hem de öğretmenliğimin ilk yılında tanışıp, tayin sonrası hiç yüzyüze buluşamadığımız öğretmen arkadaşımla buluşmaktı amacım. Bir taşla iki kuş yani.

Yıllardır sadece telefonla görüşüp, tüm gelişmeleri saatlerce konuşmanın verdiği yakınlıkla o kadar zevkli bir buluşma oldu ki, sanki hiç ara verilmemiş görüşmeye, geçen hafta beraber sinemaya gitmişiz de yine randevulaşmış gibiydik. Oysa ben bıraktığımda ilk eşiyle evli ve tek çocuklu idi, şimdi ikinci evlilik ve iki çocuklu hayatta. O kiloluydu, ben tüy sıklet. Ben o zamana göre kilo aldım, o zayıfladı mesela.
Görsel de 10 yıl demiş ama bizim ara çok daha fazla.
Dile kolay 29.12
2003 ve 26.02.2017 arası koca bir boşluk. Yine de, aileden uzakta, sevmediğiniz bir yerde yaşamak, sanki asker arkadaşlığı gibi kalıcı dostluklar bırakıyor geride. Araya mesafe girse de, kalbe girmiyor o mesafeler. Bunu tekrar test etmek çok keyifliydi, not düşmek istedim.

19 Şubat 2017 Pazar

PARAVOLLEY VE CAM TERAS

Haberlerde Safranbolu Tokatlı Kanyonu üzerindeki cam teras üzerinde gerçekleşen paravolley maçlarına denk geldim. Etkinlik Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu tarafından düzenlenmiş, dikkat çekmesi için de burası seçilmiş.
Paravolley, üzerinden "parayı buldu, voleyi vurdu" tarzı bayat esprilerin yapılamayacağı ciddi bir spor. Paralize yani felçli bireylerin, fiziksel engellilerin oturarak oynadıkları voleybol bildiğim kadarıyla. Farklı illerden gelen sporcuların bir arada olması, futbol ya da basketbol dışında  da profesyonel bir sporun haberlerde yer alması çok güzel de...

İşin desi şu ki, 2015 ve 2016 Eylül aylarında sadece bir yıl arayla gittiğim cam teras, ilkinde gerçekten cam gibi parlak görüntü veriyor, 80 metre yukarıdan mis gibi fotoğraf da çekiyordunuz. İkinci gidişte ise, cam çamkıran çıkmış, aşağısını çizilmiş gözlük camı arkasından ya da tozlu pencereden izler gibiydik. Demem o ki, tek örneği ABD'de var diye gurur duyulan teras, oralardaki kadar özeni görememiş anlaşılan. O yüzden, bizim usulde bakılan bu yapı, muhtemelen bizim usulde de yapılmıştır. Bu kadar etkinliğe çökmesin, yeni engeller yaratmasın diye umarak izledim tüm haberi.

13 Şubat 2017 Pazartesi

EHLİYETSİZ ANNE- BABALIK

Teneffüslerde öğretmenlerin konuştuğu konular kişisel ilgiler, eğitim sistemi eleştirileri, meslektaş çekiştirmeleri, nöbetten dert yanma gibi değişken olsa da asıl konu dönüp dolaşıp gelinen öğrenci problemleridir. Ne uzun cümle oldu, bir avazda yazamadım! Sözün özü, asıl derdimiz öğrenci ve dolayısıyla ailedir.

Bugün yine döndük dolaştık,problem davranışı konuşup sonra aileye geldik. Mesela ilkokul 1. sınıfa giden çocuğunu hala emziren anne bugün öğrendiğim bir durum ve şaka değil gerçek. Geçen yıl, 4.sınıftaki öğrencimin geceleri emzik emdiğini öğrenip bir şok yaşamıştım ama bu onu da geçti. Bu bilinçte (!) anne-babadan nasıl 'normal" gelişen ve davranan bir çocuk beklenir muamma! Maalesef ehliyeti yok ebeveyn olmanın!

31 Ocak 2017 Salı

HEPİMİZ UZMANIZ!!!

Dünkü yazıyı yazdıktan sonra gece Kim Milyoner Olmak İster'de bir soruya rastladım. 125 binlik soruydu sanırım. 11 yaşındaki bir çocuğun New York metrosunda pazar günleri 5 dakikalığına 2 dolara yetişkinlere hangi hizmeti veriyor olduğu soruluyordu. Seçenekler turist rehberliği, psikolojik danışmanlık, ses eğitmenliği, fizik tedavi idi.

Çocuk bir deha değilse ve erkenden diploma sahibi olmamışsa diye psikolojik danışmanlığı doğrudan eledim. Hadi eli şifalı, çok dil biliyor ya da konservatuvara o yaşta bile gidebilir diye de önce psikolojik danışmanlığa bir çarpı koydum.
Bu kadar laf kalabalığının sonunu tahmin edeceğiniz üzere doğru yanıt, ilk elediğim şıktı.

Sonra açıp neti haber aradım. Çocuk düpedüz tavsiye veriyor, psikolojik danışmanlık falan yapmıyor. Koskoca BBC de bunu psikolojik danışmanlık olarak servis ediyor.
İlgili haber de böyle.

Ne güzel! Eğer aile meclisince fikri sorulan, arkadaş ortamında danışılan, "O sana göre değil, şunu gözüm hiç tutmadı!" falan dediğinizde ciddiye alınıyorsanız siz de nur topu gibi bir psikolojik danışmansınız, müjde! Yok öyle okuluna gideyim, diplomam olsun, süpervizyon lazım gibi serzenişlere gerek yok, olmuşsunuz siz :(

30 Ocak 2017 Pazartesi

SOCIAL MOM VE DİĞER MESLEK ŞARLATANLARI

Social Mom yani Çağla Düvenci Sönmez de sahte bir psikolog çıkalı bayağı oldu ama konum sadece o değil. Aynı okuldan mezun olduğumuzu görünce bir röportajını okuduğum biriydi, takip etmezdim ama girişimci ruhu dikkatimi çekmişti.
Burad@a yaşayan bir benzeri, erkek versiyonu var ve adama uzun zamandır etik anlamında takmış durumdayım. Felsefe Grubu Öğretmenliği mezunu, es kaza Aile Danışmanlığı sertifikası almış (mevcut yönetmelikte bu mezuniyet grubu aile danışmanı olamıyor, zaten önüne geleni aile danışmanı yapıp suyunu çıkardılar ve şu anda geri adım atma kararı var bazı meslek grupları için) yani adam her delikten çıkıyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın verdiği özel okullarda rehber öğretmen olmak için verilen üç ( evet yazı ve rakamla sadece 3!) haftalık kurs dışında bir belgesi yok.

Ama...

Bu adamın psikolog ve psikolojik danışman olarak iki ayrı kaşesi var. Ekranlara çıkıp anaokulları hakkında her zaman reklam yapan manken eskisinin okulunda psikolog (!) olarak çalışıyor, bazı okullara da danışmanlık hizmeti veriyor. Facebook"ta psikolojik danışman, uzman tavsiye sitelerinde psikolog. Özel danışmanlık şirketi sahibi, şizofreninden vajinismusa bir sürü danışan görüp hem para hem umut tacirliği yapıyor. On parmakta on marifet anlayacağınız.

Ben Social Mom öncesinde de şikayet etmiştim bir tavsiye sitesine, sonra sitenin dolandırıcılıktan kapandığını okudum bir yerde. Dolandırıcının adresi kendi gibi bir site olmuş yani. Tam Social Mom olayı patladığı günlerde de tez danışmanıma da sormuştum tesadüfen, o hamleyi bana bıraktı. Hem adının bulunduğu sitelere, hem Türk PDR Derneği'ne, hem de Türk Psikologlar Derneği'ne şikayet ettim adamı. Siteden gelen ilk cevapta psikolog adresi değişmiş psikolog danışman yazılmış. Yine itiraz ettim, sonuç aldım bu kez. Derneklerden ses yok daha.

Bizimkiler de şaka yolu takınıyorlar bana " Doktoranla hala işini yapamıyorsun, ondan kıskanıyorsun. O adam senin yerinde olsa İstanbul'â taşınır, Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün bile başına geçerdi." diye :) Bu tipler bugün ruh sağlığı uzmanı, yarın başka bir şey olarak çıkabilir karşımıza. O yüzden önce bir diploma sormak lazım, onun da sahtesi çok bu ülkede ama yine de kapısını çaldığımız yere bir dikkat! Kaybedeceğimiz sadece para değil ruh sağlığımız aynı zamanda ne de olsa!


23 Ocak 2017 Pazartesi

İNSANLIĞIN GEN HARİTASI

Geçenlerde başını biraz kaçırdığım bir belgesele denk geldim. National Geographic'in Türkiye versiyonunda izlediğim en güzel belgesellerden biriydi bu.
Necla ve Mehmet Demirci adlı New York'ta yaşayan iki kişiden yola çıkarak toplumların gen haritasını anlatan The Human Family Tree adlı bir belgesel bahsettiğim. Bir Yunanlı ile bir Afro-Amerikanın, bir Müslüman Türk'ün Yahudi Aşkenazi ile binlerce yıl öncesine dayanan bir akrabalığı olduğu vurgulanıyor ve vurucu bir mesajla bitiyor.

İzlemeyi düşünenler için fazla detay verip işi sulandırmayayım ama özeti şu:

AİLE DEDİĞİMİZ ŞEY, SANDIĞIMIZDAN DAHA GENİŞ OLABİLİR, HEPİMİZİN KESİŞİM KÜMELERİ VAR. YABANCI BULDUKLARINA BİR DE BU GÖZLE BAKMAYI DENE!

19 Ocak 2017 Perşembe

KURGU MU GERÇEK Mİ BİLMEDEN

Yüksek hızlı trende 9 yaşındaki kızıyla yan yana oturmak isteyen babaya İslam'a aykırı mazeretiyle engel olunduğu ile ilgili yazılara ve change.org kampanyasına denk geldim bugün. Birileri bizi işletiyor mu, olayın gerçeği bu mu bilmemiz de zor bu ortamda. 'Trollenmek" girdi ya gündeme, hep bir soru işareti, hep bir muamma! Daha önce, tek başına yolculuklarımda her iki cinsle de oturmuş olduğumdan biraz da bu kafa karışıklığım.
Ayşe Kulin'in son iki romanındaki (Tutsak Güneş ve Kanadı Kırık Kuşlar) karakterler gibi hissediyorum kendimi bazen. Hayatın olağan akışında, kendi özelinde travması az, dünyada ve ülkede olanlardan yorgun ve kırgın... En çok da kafası karışık.

15 Ocak 2017 Pazar

KADER

İlk hamileliği düşükle sonuçlanmıştı. Üniversiteye yeni başlamış tek kardeşini lenfomadan 2 hafta içinde kaybettikten birkaç ay sonra ikinci kez hamile olduğunu öğrendi. Bu arada, özel okuldan istifa etti, devlete atandı. Bebek şansıyla gelmişti sanki. Yalnız, doktorum yaptığı hesaplara göre bebeğin doğumu dayısının ilk ölüm yıldönümü tarihine yakındı, belki birkaç gün, belki bir hafta ara.

Biraz normal doğum korkusundan, biraz da kardeşinin öldüğü gün doğum yapmaktan korktuğu için sezaryenle karar kıldı. 11 Ocak 2017 için gün alındı. 9 Ocak olmasın da, ne olursa olsundu zaten.
Sabah kalktı, eşi işe gittikten bir süre sonra camda bir karaltı fark etti. Eve girmeye çalışan hırsızla burun buruna geldi. Korkusundan suyu geldi ve acilen sezaryenle alındı. 9 Ocak 2017, saat 11.30'da C. dünyaya geldi, sadece dayısının öldüğü günde doğmakla kalmadı, doğduğu saat de onun ölüm saatiydi!

Yukarıda yazdıklarım, bir kitapta ya da filmde olsaydı, "Ne de abartmışlar, tesadüfün böylesi de olmaz ki, fazla zorlama!" gibi yorumları yapanlardan olurdum büyük ihtimalle.Geçen yıl kendi doğum günümden bir gün sonra bu ölüm haberini almıştık yolda. Arkamdan gelen otomobilin korunmasıyla kenara geçmeyi akıl edinebilmiştim. Tanışmadığım halde, genç bir ölüm çok etkilemişti beni.

Kardeşimin eşi, enişte diyemiyorum, benim de biyolojik olmayan kardeşim O., amca oldu. Yeğeni C., işte tam da, bu tesadüfle doğdu. Kuzenim de, anneannemin cenazesinde anne olacağını öğrenmişti. Bizim dışımızda gelişiyor hayatın akışı çoğu zaman. Bazen, kaderi zorlayıp akışını değiştirmeye çalışsak da, bir yere kadar yapabilmeye gücümüz var. Daha ötesi yok!

5 Ocak 2017 Perşembe

SERZENİŞ DEĞİL


Bu bir serzeniş yazısı değil.

Yeni yıl önce sağlık dileğiyle girmiştim. Minnoş gece kötü olunca sabahı beklemeden hastaneye yatırıldı. 31 Aralık ve 1 Ocak gecelerini orada geçirdi, 2 Ocak'ta da çıkamayacaktı ama her zaman gittiği doktorun araya girmesiyle çıkabildi.

O çıkınca o kadar ferahladık ki, annemin ve iki kardeşimin eşzamanlı acillik olup serum yemeleri, rapor alacak kadar hasta olmaları bile o kadar etkilemedi bizi. Çocuk hastalığı fena. Yetişkini de ruhen hasta ediyor. Görünürde en sağlam benim ama dişçiye git, kulağın uğuldasın, boynun tutulsun ne kadar iyi olunursa.

Başta da yazdığım gibi bu bir serzeniş yazısı değil. Minnoş hastanedeyken, bunalmasın diye koridorda gezdirdim. O esnada, elimden tutup içinde park ve kütüphanenin de olduğu, oyuncak ve süs dolu bir koridora soktu beni. Yılbaşı süslerinden birimin adını görmemişim, onkoloji servisine girmişiz. Orada belki de tüm özel günlerini (biz sadece yılbaşı ve babamın doğum gününü geçirmişken) hastanede geçirenlerin varlığı daha çok dank etti bana. Eve döndükten sonra kardeşimle yazışırken (sesi çıkmayınca mecburrrren) orada yatan 3 yaşındaki bir çocuğun muhtar aracılığıyla çıktığı gazete haberini yolladı bana. İşsiz babası ve kanserle mücadele zorunluluğu, para toplama kampanyası.

Bir yandan daha kötüyü görüp haline şükretmek. Bu bencillik mi hala emin değilim. Öte yandan, bir nebze de olsa birilerine iyilik edebilme fırsatının ayağınıza gelmesi. Gerçekten ihtiyacı olan birilerine ulaşmak öyle zor ki! ( Burada C.nin de kulağını çınlatayım!) Benim son ev taşımada eşyalarımı verdiğim bir aileyle ilgili böyle bir yaram da var ayrıca!

Sağlıklı günler!!!