27 Ağustos 2014 Çarşamba

22

Minnoş'un 22. ayını sürdüğü bu günlerde (ay dönümü kutlamalarına devam,  gelsin her bahaneye üflenen mumlar!)  ve çok daha öncesinde, bizim ahalide benim de tam, günü gününe hem de, 22 aylıkken kardeş sahibi olup "abla" payesi edinmemi konuşur olduk. Ne kadar küçük, savunmasız, ilgiye muhtaç olduğuna bakıp bakıp, her anını daha da ilgiyle gözlemleyerek kardeşimle aramızdaki yaş farkının azlığının herkese haksızlık olduğuna kanaat getirmiş bulunduk. 

Özellikle annem, beni o yaşta istemeden de olsa abla yaptıkları için bana haksızlık ettiğine karar vermiş durumda. Torununun bu yaşta ağabey olma ihtimalini düşünüp bu ihtimali korkunç bulmakta, büyük olanın daha çok ihmal edileceğini düşünüp üzülmekte yani. Ben o yaşlarda, derdini anlatan bir bebe-çocukmuşum, o yüzden Minnoş ile kıyaslama yapmaya başlamadan kardeşler arasındaki 22 aylık fark ona çok da az gelmezdi. Şimdi önünde  daha somut bir örnek dururken fark daha çarpıcı geldi.

Biz de, merdivenli ve sobalı bir evde, bugünün teknolojisi olmadan, başkasından da yardım almadan 2 çocuğa bakmak durumunda olduğu için kendimizi onun yerine koyup eski hallerine acımaktayız. Karşılıklı empatiyi açmış bir sempati hali yani. 

Abla olmaktan yana bir sıkıntım olmasa da, illa çoğalma ihityacı duyuluyorsa (bizimkilerinki bilinçli olmamış o yaşlardaki hemen herkesinki gibi) çocuklar arasındaki yaş farkının anne- babayı da, çocukları da mağdur etmemesi gerektiğine inanıyorum. Tam 2 yaş krizi evrelerinde bir kardeş sahibi olmak, bende mutlaka izler bırakmıştır. Titizlikle hatta obsessiflikle eleştirildiğimde kendimi böyle savunuyorum:) 

21 Ağustos 2014 Perşembe

KUZENDEN ARKADAŞLIK TEKLİFİ ALMAK

Biliyorsunuz ders esnasında prof. istedi diye açıp, akıllı telefon almama inadından Kelimelik oynadığım tek mecra diye kapatmadığım bir  FB hesabım var. Gelen arkadaşlık isteklerine de gerçekten görüştüğüm biriyse onay verdim bu güne dek. 

Bugün, kuzenim FB yoluyla (Fenerbahçe değil, Facebook haliyle:) arkadaşlık isteği göndermiş bana. Onay verdikten sonra, bir süre ciddi ciddi düşündüm Gerçekten arkadaş mıyız?" diye. Kendisi, teyzemin kızı, benden 2 ay küçük. Anneannemlerde ortak kutlama yapıp fotoğraflanmışlığımız var 2 yaş hatırası. Aramızda, bu kadar az yaş farkı olmasına rağmen hep bir mesafe oldu. Dayımın kızlarıyla bizler yani kardeşlerim ve ben; gerçekten, paylaşarak, konuşarak, dilediğimizi çekinmeden söyleyerek, birbirimize kırılmadan geçen ve bu güne gelen bir ilişkimiz varken, tüm kuzenler onunla ilişkimizde çekimser kaldık. Verilen sırları ortalığa saçar, kendi sırlarının sımsıkı tutulacaklarından emin paylaşırdı. Kardeşleriyle bile aylar süren darılmaları, kırılmaları olurdu, rahmetli teyzem toparlardı durumu. Şimdi evin büyük çocuğu olarak kalmışken, toparlayacak bir anne de olmayınca durumu zorlaştı. 

Benim onunla ilişkimde de, hep rekabet hissettim, hissettirdi bana.Bu yazımda da belirttiğim gibi, kendisine başkalarını hedef alan, hırslı insanlardan uzak durmayı bilinçli olarak seçiyorum ben. Ben okula 1 yıl erken başladım, o 1 yıl sınıfta kaldı, aramızdaki uçurum arttı. Karnesinin zayıflarla dolu olduğuna bakmazsızın "Ne çok 9'un var." demişliği var mesela. Bir keresinde, bir yerlerden atlama oyunu oynarken ayağım burkulmuştu, ayağıma zeytin falan sarıldı şişlik geçsin diye.  İlgi de cabası. O da, eve seke seke gitti zeytin sardırmak için. O, kilolu bir çocuktu, ben uzun ve sıska. Eniştem, çalıştığı hastanede bizi tarttığında aynı kiloda çıkmıştık. 23:) Kemiklerim ağırlık yapmıştı:) Avucumuza yazılan sayıya bakıp eve kadar koşmuştu, "Ben de 23'üm !" diye. Bunların hepsi çocukluk ve ergenlik hırçınlıkları olarak gülüp geçebileceğim şeyler ama yetişkinliğin de sağlam temellere oturmasında etkililer. Büyüdüğünüzde de iyi ilişki kurmak için küçüklükte derin paylaşımlar şart akrabalar arasında, sonra zor oluyor. 

Belki sürekli bir kıyaslama vardı aile içinde ve olumsuz etkileri bize yansıyordu, bilmiyorum. Sürekli, aynı yaşta olmamıza rağmen, dışarı çıkmak için izinler, "Kalem Nasırı da sizinle gelecekse olur." şeklinde bir cümlenin sonunda veriliyordu hatırladığım. Onun kardeşini kıskanıp üzerine tükürüp kahkahalar attığı, benimse kardeşimi hiç kıskanmadığım; onun her alışverişte cama yapışıp bir şeyler istediği, benimse hiç bir şey talep etmediğim dile getiriliyordu. Sonra, o yetişkinliğinde, evlenip üniversite diplomasını köşeye koyup çocuk büyütmeyi seçti, bense sonuna kadar okumayı. Böyle böyle kıyaslar...


En son dayımın kızının nikahında bir araya geldiğimizde, daha samimi buldum onu. Kardeşimin tespiti geldi aklıma, evlenip çocuk sahibi olunca rekabette kendisini üstün sayıp rahatladığı yönünde. Sebep ne olursa olsun, sıcak ilişkiler iyi geliyor büyük aile içinde. 

19 Ağustos 2014 Salı

ÇOCUKLU OTOBÜSLER VE YOLCULUK HALLERİ

Tam yola çıkmadan önce bir arkadaşım, kendi can sıkıcı yolculuğundan dem vurup insanın eşini seçebiliyorken yanındaki yolcuyu seçememesinin acınasılığına vurgu yapan bir söz paylaşmış. Ben neyse ki seçebildim bu sefer. Annemi de ikna edip bir kaç güne sığdırdığımız şehir dışı tatile giderken...

Otobüs çocuk parkı gibiydi. Yan yana koltuklarda anne üstü çocuk, anne üstü çocuk. Biletler pahalı ama öyle de yola bu şekilde nasıl katlanacakları bize bile dert oldu rahat oturduğumuz halde. Sıcak da cabası. Kalabalıkta çocuk varlığına ve sesine tahammülsüz biri değilim, eğer anne-baba gürültüden ve haylazlıktan rahatsız olup olaylara müdahale ediyorsa. Yok eğer, "Bizim sevimli yumurcak(!), tabii ki haylazlık yapacak, milletin başını şişirecek, millet de buna katlanmak zorunda."  zihniyetine hakim ve duyarsızsa çocuklar değil de, onlar sinirimi bozuyor. Yetişkine kızıyorum anlayacağınız. Onu sen dünyaya getirmeyi seçtin, bana gürültüye hazır olup olmadığımı sormadan! "Dünya yeterince kalabalık, bu kadar çoğalma." deme şansım olurdu sorsaydın! 

Yol boyunca, sinirlerimizi zıplatacak bir aşırı gürültü durumu olmadı neyse ki. Doğaları gereği, acıkıp, sıkılıp, altlarını pisletip ağladı yumurcaklar ama ön koltukta oturan anne, 21 aylık kızı azıcık mızıldansa memesini dayadı ağzına. Biz, kızı "yaşartman dana" görünüşünden ve konuşmasından 2,5- 3 yaşlarında sandık önce. O yaştaki çocuğa, habire üstünü çarşafla örte örte memesini dayayan anneye ifrit oldum ben. Annem çok yadırgamadı, kadının kolayına geldiğini söyledi ama biraz zorlasan ergenliğe girecek çocuklara da böyle şapırdata şapırdata meme emdirmek sinirimi bozuyor benim. Elimde değil. Kulağım şapırtıya takılıyor. Bir arkadaşım da, yürüyen, koşan, konuşan çocuğuna  anne sütü veriyordu. Ben yüzümü ekşitince, çocuk sahibi ve beni yakından tanıyan bir başka arkadaşım "Sen çocuk sahibi olma !" demişti halime gülerek. Hadi anne sütü sağlıklı da, bir sonu olmalı kamuya açık yerlerde şapırdatttırmanın. Rahat da değil üstelik, başına kadar çarşafı ört, ne yaptığın zaten belli! Yol tutmadı da, bu durum tuttu beni. 

10 Ağustos 2014 Pazar

G., ENGELLER VE AİLE

Bugün malum seçim günü. Bilinçsiz seçmen olduğumdan mı, o kadar yol tepip oy vermeye tembellik etmesem sonucun değişmeyeceğini bilmemden midir bilinmez, il dışına gidip oy vermedim bugün. Tatil adresimizi resmi olarak kurumlarımıza her yıl bildirsek de, zahmet edip seçmen kağıdı bilgilerimiz değiştirilmiyor yetkililer tarafından, bulunduğumuz şehirde oy veremiyoruz!

Neyse asıl konum bu değil aslında. Bugün haberlerde, engellilerin oy kullanmasının ne kadar zor hatta imkansız olduğuna dair bir şeyler vardı. Aynı zamanda da, doğuştan bir engelli arkadaşımın doğum günü bugün. Doğduğunda bazı iç organları dışarıdaymış, yerine yerleştirilirken  bir kısmı zedelenmiş, bu nedenle bir bacağı felçli kalmış, skolyoz (omurga eğriliği), kifoz (kamburluk), bir bacağın diğerinden kısa olması, boy kısalığı gibi sorunlar kalmış ona miras. "Nasıl olsa ölür" diyerek nüfus kağıdını bile bir sonraki yılın Ocak ayında çıkarmış ailesi. Bu yüzden onun, bunun, şunun doğum günü, evlilik yıldönümü vesaireyi nedense hatırlayan ben, asıl doğum günü tarihini değil resmi tarihi biliyordum. Kelimelik oynamak için açık tuttuğum Facebook hesabım hatırlatıverdi asıl doğum gününü. 

Uzun zamandır, onun hakkında yazmak isteyip nereden başlayacağımı bilemiyordum, bugün vesile oldu. İnsanın ailesinin ölmesini beklemesi, bunu bir de ona anlatması nasıl bir histir tasvir bile edemiyorum. G., bunu ve engelini yüzüne vuran insanları anlatırken gözyaşlarını tutamayan ve bu duygusallığına kızan biri. Nasıl duygusal ve kırılgan olmaz ki insan! Belki de içinde yaşadığı aile nedeniyle ne yaparsa yapsın güvensiz, kendini yetersiz görmeye teşne ve zor empati kurabilen biri. Üniversite mezunu, KPSS kazanıp devlet memuru olmuş bir öğretmen, üstüne yüksek lisans bitirmiş, daha önce yurt dışı öğretmen eğitimine gitmeyi başarmış, şimdi de yurt dışında öğretmenlik yapma hakkı kazanmış, uzun zamandır kendi tabiriyle "normal" ehliyet almak istediği için almaya direndiği engelli ehliyetini de almak üzere olan biri olmasına rağmen hep bir yetersizlik duygusu hakim kendisinde. 

Benim tanıdığım en çalışkan öğretmen ve belki de insan olsa da kendini asla yeterli gör(e)meyen, nerede sınav varsa başvurup deli gibi çalışan, evden çıkmama uğruna bir hedefe odaklanan biri G. Kendisine, ailesine, başkalarına ve hayata ispatlamak istediği bir şeyler var hep. Tıbbın yeteri kadar ilerlememesine buruk, giymek istediği hatta çoğumuzun dudak büktüğü renkli topuklu ayakkabılarını  ve mini elbiselerini giyip dolaşma hayali kurarak yaşamaya devam ederken. 

Benim de doğum deformasyonu, sonradan da akademik hayattan hatıra bir skolyozum var ama şimdilik duruşta biraz bozukluk, ciğerlerde basınç dışında hayatımı çok da etkilemiyor.  G.' nin durumu ile kıyaslanamaz elbette durumum ama kendisini iyi hissetmesi, yalnız olmadığını bilmesi için dile getiriyorum arada. Çok işe yaramasa da! Hepimizin psikolojik sağlamlığı, birbirimizden farklı. Hayattan beklentilerimiz, engellerimizin bize ne kadar engel olduğu da. Dünkü yazımda bahsettiğim sırtta hissedilen destektir belki de bu algı farkını yaratan. Benim ailem, onun ailesi olsaydı takar, daha hırslı, kendi dışında başkalarının sorunlarının çok da önemli olmadığını düşünen biri olurdum belki ben de.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

DAĞINIK YAZI

"Ne ekersen onu biçersin.", çocuk yetiştirmedeki temel motto değil kanımca. Çok iyi niyetli olan ve bütün iyi niyetiyle çocuk yetiştirmeye çalışıp bir sosyopat ebeveyni de olunabiliyor ne yazık ki. Çevresel koşullar, mizaç, medya ve daha bir sürü etken var çocuk hamurunu yoğuran. 

Ama!

Çocuğa gösterilen ilgi ve sevgi, o kadar sihirli bir güç ki, sanki olabilecek bütün olumsuzlukları baştan önleyebilirmiş gibi. Sevgi ve ilgiyle büyüyen her birey, ileride daha güçlü, hayatta daha dik ve mücadeleci olabiliyor.Tüm olumsuzluklara rağmen, onu koşulsuz seven birilerinin olduğunu bilmek ona güç veriyor. Sırtını dayayabileceği birilerinin olması, birilerine arkanızı dönebilmek büyük lüks. Herkeste olmadığı için lüks. 

Birkaç çocuk yetiştirip tecrübelerine dayanarak ahkam kesebilecek biri olmasam da, ailecek gelişimine (ben maalesef çoğu zaman uzaktan) tanık ve dahil olduğumu biri var hayatımızda. Bugün itibariyle 21 buçuk aylık. En iyi yapabildiğimiz şeyi yapıp ilgi ve sevgiyle büyütmeye çalıştığımız. Yukarıda bahsettiğim sırtına dayanılan desteklerden olmaya bilinçsizce teşneyiz belki. Kitaplarda yazan reçete misali "İlgi göster, sev." sloganlarıyla değil içimizden geldiği gibi. İleride de ilişkimizin bugünkü gibi sıcak olmamasından ne kadar kırılabileceğimizi bile konuşarak, bundan korkarak.

Çok dağınık bir yazı oldu farkındayım ama bu aralar Minnoş, sanki 40 yıldır görüşmemişiz gibi boynuma sımsıkı sarılmaya, yanaklarıma ıslak öpücükler kondurmaya başladı, arkamdan ağlayıp gece evlerinde misafir olmaya zorladı beni. Umarım bu yakınlığımız hep sürer hayat boyu. 

NOT: Sürekli çocuğundan bahsedip her konuyu çocuğa bağlayanlara gıcık olurum ben. Onlara döndüm!

6 Ağustos 2014 Çarşamba

AĞUSTOS BİR GELDİ, PİR GELDİ

Temmuz ortalarından itibaren benim için geri sayımım başlar. Birlikte şu kadar gün kaldığını, denizi şu kadar zaman göremeyeceğimi söylenir dururum. Cerenmus'un bahsettiği yaşamın Temmuz, Ağustos ve sonra gelecekse diğer dönemleri ile ilgili bir derdim yok ama Ağuıstos'ta bilet ayarlama, boş eve dönüp evi temizleme gibi çabuk çözülecek sorunları dert ederim yıllardır. Bu sorunların asıl kaynağı özlemle baş etme, bunun farkındayım ama terzi ve sökük meselesi işte!

Ağustos geldi pir geldi zaten. Kuzenin kına ve nikahı gibi zorunlu bir etkinlik dolayısıyla il dışına çıkmak gerekti ailecek. Zaten sevmiyorum bu teraneleri ama kuzenin hatrına gittik, toplumsal varlıklarız ya bir de, aman ayıp olmasın.  Minnoş, havale geçirip durduğu için il dışına ilk kez sağlık sorunları nedeniyle çıkmıştı, o da Ankara kırsalına. Bu kez, Öğrenen Anne'nin Seyşeller tatilini falan örnek verip gaza getirdik anne ve babasını, Amasra'da ev tutuldu birkaç günlüğüne. Tabii hepimiz öğrenen anneanne, dede, teyzeler ve enişte olarak gördük ki, Minnoş'un şansına yağmurlu giden hava sağlığına da iyi gelmedi. Erken dönülen tatilde zaten nanemolla olan Minnoş, dün geceyi hastanede geçirdi. Teyzesi benden gelen astıma yatkın alerjik bünye, ömrümüzden ömür aldı. Nefes alırken zorlandığını görmek, nefesimizi tıkadı.  "Hastanelerin yokluğunu görmeyelim ama yolumuz da düşmesin." temennileriyle atlattık bu süreci de. Tekrarı olmasın.Evde olmak güzel:)